Ana sayfa

Feretiko Nedir?

Dünden Bugüne Feretiko

Feretikonun Özellikleri

Ürünlerimiz

Desen Çesitlerimiz

Feretiko Giyim

Basında Feretiko

Rize Tarihi

Rize Resimleri

Sık Sorulan Sorular

Bize Ulasın

Mahiye Morgül

 

BÜYÜK BEDRİ DEDE’NİN AMAZON KIRALLIĞI /Trabzon-Amasya MÖ.301

Rize’de Neden Ceneviz Korsanlarının Kalesi Vardı

 

Rize’de yıkıntı halinde Cenevizlilerden kalma bir kale vardı. Eskilerimiz ona Ciniviz Kalesi derdi, biz de merak ederdik. Kimdi bu insanlar; etnik bir çağrışımı olmayan bir şey bu.

 

Cenevizliler etnik olarak hiçbir milletten değillerdi, işleri Akdeniz’de korsanlık yapmaktı. Yağmaladıkları malları, liman şehirlerine yerleştirdikleri yakınlarına verirlerdi. Bunların Yahudi kökenli oldukları bilinir, ama dillendirilmezdi.

 

Başka limanlarda yaşayan korsanlar da vardı ve bazen aralarında paylaşım savaşları olurdu. Kızıl Sakal lakaplı Barbaros bir korsandı, İspanyol Armada da. Osmanlı’ya geçtikten sonra kızıl sakallı korsanın adı Hayrettin oldu. Venedikli Andrea Dorya da, İspanyol Kristof Kolomb da birer korsan olmalılar. 

 

İstanbul Galata Kulesi gibi, Akdeniz’in büyük liman kentlerinde kurulmuş kule ve kalelerin neredeyse tamamı Cenevizlilere aittir. Örneğin, Galata liman semti, İstanbul’un bilinen en eski Yahudi mahallesi idi; bunun bir anlamı olmalıydı. 

 

Romalılar zamanında yağmanın, havadan para kazanmanın yolunu bulmuş olan korsanlar, şimdi kâh bombardıman uçaklarıyla ve kâh Dünya Bankası aracılığıyla kendilerini gizleyerek aynı işi yapmaktadırlar.

 

Roma’lı Çiçeron zamanında palazlanan, halktan çalarak veya yok pahasına halkın elinden aldığı malları Romalılara satan Cenevizli korsanlar için Anadolu halkı “Çiçeron’un Piçleri” deyimini kullanırdı. Yazılı kaynaklarda Çiçeron’un bu sınıftan rahatsızlığı değişik biçimlerde ifade edilmiştir.

 

Rize’de, 1970’e kadar yıkıntıları görülen, şimdiki kalenin hizasında  “Ciniviz Kalesi” denilen, sarmaşıkların kapladığı duvar yıkıntıları vardı. Konumuz şimdi bu kalenin simgeleştiği bir olaylar zinciri kurmak.

 

 

Cenevili korsanlar Kıbrıs’ta:

 

Romalıların ve Cenevizli korsanların en sevdiği  yerlerden biri Alazya /Kıbrıs adası olmuştur; tüm doğu Akdeniz’e giden gelen tekneleri ve sahilleri buradan kontrol altına alma olanağı vardı. Burada yapılan kalelere yerleştirilecek askerler Mısır’dan getirildi. Adanın yerli halkı (Hlikya/Karaman-Tarsus bağlantılı Türkler) böylece Mısırlı, Kıpti Roma askerleriyle tanışmış oldu. Trabzon’da burun mahallesine yerleştirilen Mısırlı Roma askerlerinin işlevi de buydu; gemilerine yükledikleri yağma malları,  özellikle de Gümüşane’nin gümüş madenlerini güvenceye almak.

 

Cenevizli korsanların Alazya halkına çok baskı yaptığı, bakır madenini, şarapları ve genç kızları götürüp Avrupalı zenginlere köle/hizmetçi olarak sattığı bir zamanda, Hristiyan papazları ve Türkler Osmanlı devletinden yardım isterler;  bunun üzerine 1571’de Osmanlı askerleri adayı Cenevizli korsanlardan temizler. Cenevizli soyguncular bu yüzden Türkleri önlerinde hep engel görürler.

 

Alazya, 1974’de bir kere daha batılı korsanlardan kurtarılacaktır; adayı işgal ederek Yunanistan’a bağlamak isteyen ve bu yolla Müslüman Asya topraklarından bin bir oyunla kaçırdıkları enerji kaynaklarını ve madenleri buradan batılı Hristiyan ve Yahudi zenginler kulübüne aktarmak isteyen Yunanlı Sampson’un yaptığı askeri darbe engellenecektir. (Türk askerleri adaya yardıma gidene kadar Cuntanın desteklediği Rum çeteler tarafından bir çok köyde masum çoluk çocuk aileler katledilmiştir.)

 

 

Haçlı korsanlar Anadolu’da işbirlikçi arıyor:

 

Selçuklu hükümdarı Alpaslan’ın Bizans saldırılarından Doğu Anadolu’yu, Van’dan Erzurum’a, Ardahan’a kadar kurtarması ile başlayan sakinlik, Anadolu’da huzurlu yıllar  olarak tarihe geçmiştir. Gregoryan Ermenileri, Bizans saldırılarının hedefi idi, Bizanslılar onları kendileriyle işbirliğine zorluyordu. Hristiyan mezhep çatışması süsü verilmiş o saldırılar gerçekte Anadolu’nun yağmalanmasıydı. Hatta Alpaslan’ın Van’a bir orduyla gelişi Ermenilerin onu, gel bizi Bizans baskısından kurtar diye davet etmeleri üzerinedir. Alpaslan’ın ölümünden sonra çok gözyaşı döktükleri bilinir.

 

Bugün de haçlı korsanlar Anadolu’da kendilerine işbirlikçi arıyorlar ve hatta yeni işbirlikçiler yaratmak üzere Hristiyan misyonerlerini yolluyorlar.

 

Kimi tarih araştırmacılarına göre Karadeniz’deki ve Doğu Anadolu’daki Ermeniler aslen Horasanlı Türklerin bir koludur. Başlarında bulunan beyin bir hastalığını iyileştiren saygın bir Hristiyan’ın bu iyiliğine karşı onun inanışına geçmiş oldukları yazar kitaplarda. Zaten eskiden toplu din değiştirmek böyle olurdu; kavmin başındaki bey, bir nedenle din değiştirdiğinde onun yönetimindeki insanlar da o dine geçmiş olurlardı. Örneğin Padişah Sultan Selim halife olmak için Hanefi mezhebine geçince, tebaası da bu mezhebe otomatik olarak geçmiş oldu, direnenler ise dışlandı, zulüm gördü. Batının korsanları bu yöntemi iyi bilirler, bunun günümüzdeki uygulamalarını CİA yöntemlerinde görmek mümkündür; işte Güney Kore, 50 yılda %50 nüfus Hıristiyan şimdi. Kore’nin yoksul köylü gençleri maaş garantili iş için, Türkiye’den Özbekistan’a, Asya’nın tüm Müslüman ülkelerinde misyonerlik  yapmaktadırlar.

 

Ortaçağda, Hıristiyan korsanlarla işbirliği eden yerli halktan birileri elbette olurdu ve bu işbirlikçiler daha varlıklı olacağı vaadiyle din değiştirirdi; papaz olmak maaş garantisiydi. Bu yüzden Trabzon’da Romalılar döneminden kalma çok kilise var görünür. İşte, yalakacılara, çıkar için yalan söyleyenlere söylenen bir Of atasözü; “Köyünde kırk hanesi var, kırk bir de kilisesi”.

 

Romalılar döneminde sınırların büyümesi, ticaret yapılan alanın genişlemesi demekti. Adı ticaret olan bu işin pek de dürüst bir alışveriş olmadığı yapılan kalelerden bellidir. Yazını yaylada, kışını sahilde geçiren Karadeniz insanı, korsan saldırıları yüzünden defalarca kışını da yaylada geçirmek zorunda kalmıştır. Balkar dağlarının, Kaşgar yaylalarının balları, yağları, kavurma etleri,  kaşar peynirleri belli ki Avrupalı beylerin iştahını kabartıyordu.

 

Trabzon’dan sonra en geniş liman Rize’deydi ve kale için en uygun yer limana bakan ilk yamaçtı! Rize’de “Ciniviz Kalesi” işte oradaydı. Fakat Romalıların Rize’de pek işbirlikçi bulamamış olmadıkları tahmin edilebilir, hiç kilise kalıntısı yoktur. Hemşin taraflarındaki  kilise kalıntılar ise Romalı değil, Gregoryan Ermeni inanışına geçmiş olan Balkar ve Horasan Türklerine ait kiliselerdir, ki onlar da zaten korsanlarla işbirliği yapmadıkları için  buraya gelmişlerdi.

 

 

Roma’ya Karşı Trabzon Kralı Büyük Bedri Dede (Mitridates):

 

Bedri Dede’yi anlatmazdan önce Trabzon ve Pontus sözcüklerini fonetik olarak biraz açalım. 

 

Trabzon: TUR-APA-Z’ONİ; Turan soylu Oğuz ata/Apaların yaşadığı yer, onların evinin oğni/önü. Z’ONİ/Oğuzların Oğni, onların yaşadığı yerdir. Tarihsel olarak, oldukça geniş bir bölgeyi içine alır.

 

Apa; kadından ata, tanrıça. Oğuz inanışında topluma önderlik yapmış olanlar kutsanır, tanrılaştırılır, onlara yüceltici isimler verilir. (Atatürk’ün adının verilişi buna uygun örnektir.)

 

Trabzon yöresinde bu inanışın en eski izleri vardır, ki, Trabzon (ve Tarsus) sadece Anadolu’nun değil, dünyanın bilinen en eski şehirlerindendir. Hitit tanrıçalarının bol olduğu yerdir; Sümele, Sürmene, Arakne, Atina, Ariheva, Hepat, Lat, Arakne-Herakli, Tonya, Macka, Vije, Rize, Mapavri, Attika, Kibele Dağı, Zivana Tepesi, Ziana/Zeyna Geçidi, vb.

 

“Trabzon”,  etimolojik olarak Tur-Apaz-Oğni olarak da açılabilir; Tur-AMAZ-Oğn açılımında AMAZ/ABAZ/AMAS/ABAS gibi “güçlü olan” insanların yeri (oğni-oni-on) ortaya çıkar. Ki, bu durumda, Amasya’yı başkent yapan Bedri Dede’nin AMAS-YA (güçlü kadınların yeri) ile bağlantısı kurulacaktır; Amas-ya, Amaz-ya; A-maz’ların yeri; Muz/Maz Perisi bol olan güçlü ve akıllı kızların yeri…Yine, “Amasya” gibi, bir Kafkas ülkesi olan “Abazya” için de aynı etimolojik açılım yapılabilir. Keza, “Abbas” erkek adı, güçlü demektir.

 

Ay Tanrıçası İştar ile özdeşleştirilen peri kızlarının mitolojide adı MUZ perileridir. MUZ perisi sanat perisidir, “Muz, muzo, maza…” şeklinde, fonetik yolla büyütüldüğünde karşımıza çıkan “en güçlü peri” MAZ/BAZ/BAS olur. Bunlar kendi yaptıkları demir silahlarla düşmanına baskınlar yapan perisi bol, feri bol, ışığı bol, yani güçlü “BASA, MAZA” kadınlardır.

 

H.Balıkçısı Amazonları anlatırken eski Kafkas dilinde “Maza” ile bağını kurar; Lazca “Bozo” (kız evladı) ile fonetik yakınlığına dikkat çekmek isterim. Lazca kız adı, “Tauna”; ışıklı ay tarlası (dünya), demek olduğunu bir kenara not ettikten sonra devam edelim. Bütün Eserleri;14.kitap, 21.sayfasında, Amazon’un bir açılımını daha anlatır; “Maza”nın eski Kafkas dilinde “ay” demek olduğunu, Amazonların da ay Tanrıçasına (İştar, Sitare, Astarte),  hem de Kıbele’ye ve ondan gelişen Artemis’e (Ari-tami-si) taptıkları için onlara bu ad verildiğinden söz eder. “Bütün bu araştırmalardan Amazon sözcüğünün hangi dille ilgili, hangi anlamda bir söz olduğunun henüz saptanmadığı anlaşılır” der ve “Troya ve Minoen uygarlıklarının sonradan ortaya çıkartıldıkları gibi, bir gün bir gerçek âşığının, Amazon uygarlığını meydana koyacağı umulabilir” ifadesiyle bir dileğini okuyucuya açar. Bu sözler adeta Balıkçı Dede’nin vasiyetidir. Sağ olsaydı, şimdi yapmakta olduğumuz bu araştırmamızdan, Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ ablamızın heyecanlandığı gibi, sanırım o da heyecanlanacaktı.

 

Pontus: Pan-Tur-Us: Ben Turan soylu Oğuz inanışındanım demektir. 

Pan; kavalı ilk yapandır, bir çobandır ve mitolojide, müzik yarışmasında Apollon’u yenmiş olandır. Apollon’un elindeki 3 telli lire karşılık, tek bir kamış üzerinde 7 delik açarak ses çıkartan  bir çalgıyı yapmıştır. Bu öykü, Halikarnas Balıkçısının da işaret ettiği “Büyük Hitit Merkezi Kuzey Doğu Anadolu’da doğmuştur” ifadesiyle de örtüşür. Orası Rize-Trabzon-Gümüşane-Erzurum arasındaki dağlar ve sahillerdir. Çünkü, Trabzon’da yüksek yaylalara yakın köylerde halen sürdürülen bir gelenekte, harman sonu-kış başında kız ve erkek oğulları tanıştırma töreninde kaval çalarak yapılan ağır bir halay vardır. PAN işte burada yaşıyor demektir. Öyleyse neden bölgeye adını vermiş olmasın? PAN-Tur-Os Kültürü burada yaşıyorsa, adını buraya vermiş olması doğaldır.

Halikarnas Balıkçısı, içinde “pan” geçen, “Pan Helenizm” için “Büyük Helenistan” açılımını yapar. Bunun gibi bir açılımla, Pan-tu-s sözü, Büyük Turan Ülkesi anlamına da gelebilir.

 

Mitridates: Bazı kaynaklarda Mithridates şeklinde yazılıdır. “Büyük Bedri” de denilebilir.

 

Mitri-date-os: Mitri; Bedri. Date; Dade. Date’s; Oğuz Dedesi, büyük dede.

 

“Dade” şekliyle türkülerde hala geçer. Etimolojik olarak çözüldüğünde kökeni Hititçe, Erzurum Türkçesi çıkar; kökeni Dİ-İDİD’dir:

 

“Di/did/didi/dido/dodo” fonetik sıralamasında, DODO en büyük çağrışımlı olan Hitit demektir. E-A-O fonetik geçişleriyle söyleniş farkları oluşur; DADA, DADE, DEDE olabilir. Erzurum’da halen kullanılmakta olan DADAŞ (Dada’os) ile eş anlamlıdır.

 

Ansiklopedilerde ise Bedri Dede’nin Pers soylu, yani Kaşgari Türk’ü olduğu yazar; bu, Karadeniz şivesinde bugün konuşulan Kaşgari Türkçesiyle aynı kökten gelmiş olduğunu ifade eder. 

 

 “Hey Koca Yurt” kitabında Halikarnas Balıkçısı, Büyük Bedri Dede, Bedros’un Roma’ya 40 yıl kan kusturduğu yazar. MÖ.341-301 Yani; onlar bu övgüyü alan ilk “Bedrin Aslanları” idi, yani Bedri Dede ve onun askerleri!

 

Kaşgari boyundan (Pers soylu) Trabzon İmparatoru Büyük Bedri Dede, Romalılara karşı 40 yıl süren direnişiyle, Bedrin Aslanları şan’ını yaratan komutandı demek ki! Düşüncem odur ki, “Bedir” savaşına adını veren, orada aslan gibi dövüşen Hz.Ali’ye bu yakıştırmanın yapılmasının altında yatan tarihi benzetmenin kaynağı da, Mehmet Akif Ersoy’un Çanakkale destanındaki benzetmesinin kaynağı da, Büyük Bedri Dede’nin 40 yıl süren direniş ruhudur.


Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor
Bir hilal uğruna Yarab ne güneşler batıyor
Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker
Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi
”Bedrin Aslanları” ancak bu kadar şanlı idi
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın
Gömelim seni tarihe desem sığmazsın
Ey şehit oğlu şehit isteme benden makber
Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber


 

Büyük Bedri Dede, Romalılarla savaşa savaşa İmparatorluğunun sınırlarını  Amasya’ya kadar genişletti ve MÖ 301.de Amasya’yı imparatorluğunun başkenti yaptı. Sinop (Seynopa/ Zeyna Apa) limanı önemli limanlarıydı, burası tarih boyunca hep denizci Çepni Türklerinin şehri oldu. Çepni Türkleri kadınlı erkekli savaşçıydılar. Cenevizli korsanları buradan doğuya  geçirtmemek için hep direndiler. Halikarnas Balıkçısı Terme’de esir alındıkları gemideki tüm erkekleri kılıçtan geçiren Amazon savaşçılarını anlatır.

İskender’e bir erkek evlat veren Terme’li Zeyna (Lazca Teuna) Tallesi (Tayezi-Tiyeze-Teyze) adından söz eder; İskender onu kaçırmıştır. Bu yüzden Atina’ya saldırırlar, fakat orda yenilirler. Halikarnas Balıkçısı’na göre, Atina’daki Amazonya mahallesi adını ondan alır. Samsun, Çarşamba Terme civarında Amazonların yaşadığını kabul ve ilan eden batılılar,  Amazonları ilk defa yenip, baş savaşçıyı kaçırıp evlendikleri içindir. Öte yandan, Tales adı İngilizce’de öykü olmuştur, çünkü Amazon Teyze’nin öyküleri anlatılacak öykülerdir. Fakat Atina’ya esir götürülen ünlü matematikçi Tales de Sinop’ludur; kum üzerinde yaptığı geometrik çizimlere bakarken esir alınan Tales’in “Gölge etmeyin, çekilin” sözü ünlüdür. Bütün bu tarihsel öyküler MÖ.300 tarihli, Büyük Oğuz Dedesi İmparator Bedros  döneminin yaşanmış öyküleri görünmektedir.

 

Amasya, Oğuz Türklerinin yaşadığı önemli bir diğer şehirdir; anımsayalım Amasya tamimi, Atatürk’ün ilk yemin ettiği yerdir ve “Vatan bütündür, parçalanamaz!” oradan ilan edildi.

 

Amasya’nın tarihte bir özelliği daha vardır; Oğuz geleneğine aykırı düşen padişaha itaat edilmez, gelenek-töre önce gelir.  Sürülerin otlatıldığı otlaklara  “mera vergisi” koyan padişaha karşı başlatılan Baba İlyas ve Baba İshak isyanlarına yurt olmuştur Amasya. Onlar, Roma’ya vergi vermemek için 40 yıl savaşan Bedri Dede’nin torunlarıydılar. Kimseye vergi vermeme geleneklerini Fatih Sultan Mehmet’e karşı da devam ettirdiler. Konya Karamanoğulları da mera vergisi vermemek için direnen diğer Türk beyliklerindendir. Ki onlar bir de Farsça konuşan Selçuklu beylerine karşı kendi Türkçeleri için direndiler.  Öşür vergisini kaldıran lider ise ulu önder Mustafa Kemal’dir.

 

Büyük Bedri Dede, yaşlanmış olarak savaşmaya devam ediyordu ki,  savaşmaktan yorulan yakınları onu terk etmeye başladığında, tarihte benzeri görülmemiş bir şey yaptı; emir vererek kendini askerine öldürttü. Balıkçı Baba, Hey Koca Yurt kitabının 208.sayfasında bu anı resmeder ve altına şunu yazar; “Mitridates yenildiğini görmektense ölümü seçti; bir askerine emrederek  kafasını kestirdi” yazar. (Yenildiğini görmektense ölümü seçen İstiklâl Harbi komutanlarımızı anımsadınız.) Mezarı Kırım’dadır. Bu da, Bedri Dede krallığının doğu sınırları Kırım’a kadar ulaşıyor demekti.

 

Büyük Bedri Dede’nin gece-gündüz kırk yıl süren direniş savaşından bugüne kalan bir halk deyişi var; Evde, lambalar açık unutulduğu zaman, söndürülmesi için yapılan uyarıdır, yarı sitemli bir sözdür:

Bedros’un düğünü mü var, ne bu ışıklar?

 

Bir sitem sözü daha vardır; “bıktırana kadar ısrarcı, inatçı olan” anlamında kullanılır. Annem, babama kızdığı zaman, ki gerçekten babamın adı Bedrettin’dir ve evde Bedri denirdi, “Bedros, ne olacak!” derdi.

 

Bedri Dede’nin Kaşgari soylu savaşçı kadınlarının savaş meydanlarından biri de Terme’dir. Terme sözcüğünün açılımındaki demir çağrışımına bakacak olursak, burada demir ocaklarının bulunması gerekiyor; amazonların demir erittiği ocaklar yukarı Terme yaylalarında olmalı. Antik adı “Termedon Çayı”; demir döğulen yer anlamındadır.

 

Kaşgarlı Büyük Bedri Dede (Bedros), Roma’lı korsanlara karşı 40 yıl  direndikten sonra yerine geçen oğul 2.3.4.5. Mitridates’ler onun yerini tutamadı. 5. Bedri Dede öldüğü zaman karısı LAUDİCE (Lat Ece) ülkeyi yönetti; yani Karadeniz tarihinde Kariya (Bodrum) ülkesinin yöneticisi Amiral Artemisia gibi bir kadın yönetici vardır. Tarih yazdı ki, Roma İmparatorluğundan ilk ayrılan krallık Trabzon oldu.

İlginçtir, oğul Bedrilerden biri zamanında Roma’ya bağlandıkları dönemde, yapılan Roma’ya bağlılık yemini bir Hitit yeminidir. Aşağıdaki altı çizilen satırda bunu görebiliyoruz:

 

“… Zeus, Toprak, Güneş, tüm tanrı ve tanrıçalar ve Augustus’un kendi adına yemin ederim ki tüm hayatım boyunca, sözümde, işimde ve düşüncemde Sezar Augustus, oğulları ve torunlarına dost olacağıma yemin ederim. Onların dost olarak düşündüklerini dost olarak kabul edecek ve onların düşman olarak kabul ettiklerini düşman olarak kabul edecek, onların çıkarlarına olan şeyler için ne vücudumu, ne ruhumu, ne hayatımı ne de çocuklarımı esirgemeyeceğim…”

Augustus, Öküz’dür; Kibele inanışında öküz kutsaldır ve Oğuz İnanışında, “okuz”, en sıcak en uzun, öküzün döl verdiği ay kabul edilir. Oğuz, adını kutsal öküzden alır.  “Kutsal Öküz” Augustus adına yemin dikkat çekicidir.

Bu yeminin devamı bize ABD ile ikili anlaşmaları da anımsatıyor; yani korsanlar her devirde aynı şeyi istiyor!

 

 

Trabzon’a Sığınan Bizans Veliahtı:

 

Bedri Dede’nin ardılları, 1204’de batılı Hristiyan korsanlar 4.kez Anadolu üzerine haçlı seferi açana kadar Anadolu Selçuklu beylikleriyle iyi ilişkiler kurarak geçinip gitmişlerdi.

 

4.Haçlı seferi sırasında  İstanbul’dan kaçan Bizans veliahtı  Trabzon krallığına  sığındı. Kendine sığınanları korumak bir Oğuz geleneği idi. Buna örnek; Hz.Ali’nin torunu 12.İmam Mehdi küçük bir çocukken Türklere sığınır. (Bir düşünceye göre Hz.Muhammed’in anne tarafı Türk’tür.) Çocuk Mehdi’yi Emeviler kovaladıkça Horasan’a kadar kaçırır saklarlar ve 20 yıl onu vermemek için savaşırlar. Bu savaşın kahramanı ünlü Azeri komutan BABEG’dir; onun adı “bebeği koruyan” demektir. Babailer de adını ondan alırlar. Bebek, obanın geleceğidir, herkesindir, bu bir Oğuz töresidir ve bebek, kimin olursa olsun masum ve günahsızdır. Hristiyan inanışında tam tersidir; bebek bir günahla dünyaya gelir, bu yüzden vaftiz edilir. Hz.Muhammet bir hadisinde, “Türkleri Allah darda olanları korusun diye var etti” veya buna benzer bir söz kullanmıştır. Örneğin, Anadolu’da zorunlu göçler sırasında bebeğini komşusuna bırakmak çok doğaldı.

 

Dönelim Bizans’tan kaçan veliahta; Trabzon kırallığının sınırlarını Gürcistan’a kadar uzatacak olan bir evliliğe izin verilir ve Bizans veliahtı Trabzon’a kral olur. Gümüşane’deki  gümüş madenleri sayesinde gümüş para bastırarak, üzerine de “ne mutlu” yazarak, Anadolu Selçuklularıyla da iyi ilişkiler, kız alıp vermelerle hayatlarına sorunsuz devam ederler. Mermerleriyle ünlü eski Bayburt ve Kelkit civarında yaşamış olan ünlü Sadak medeniyetinin bir Türk-Hitit medeniyeti olduğunu, MÖ.5000 tarihli bronz kadın heykellerinin yakın bir tarihte buradan çalınıp Londra müzesine götürüldüğünü buraya ekleyelim; bu da korsanlıktır.

 

Bu sırada Yunus Emre “Anadolu halkı birlik istiyor, birliğimiz dirliğimizdir” diye köy köy dolaşmakta, Anadolu birliğinin ve Osmanlı devletinin oluşumunu ilmek ilmek dokumaktadır.

 

 

Alpaslan’dan Yardım İsteyen Gregoryan Ermeniler:

 

Tarih 1071’i gösterdiğinde, Bizanslıların Doğu Anadolu’da, baskısı sürüyordu. Romalı korsanlar, Gregoryan Ermenilerini kendileriyle işbirliğine zorluyordu. Özellikle mezhep değiştirmeye yanaşmadıkları için de sıkıştırılıyor olmalıydılar ki, Türk kumandan Alpaslan’dan yardım istediler. Çünkü Gregoryan Ermeniler aslen Horasan’lı Türklerdi. (Bir kısmı Balkar Türkleridir.) Onlar, Ermeni inancına geçerlerken Oğuz geleneklerine bağlı kalmak koşuluyla geçmişlerdi.

Bazı kaynaklarda, Horasanlı Arşaklılardan Anak oğlu diye sözü edilen bir beyin Aziz Grigor tarafından hastalığının iyileştirilmesine şükran duyarak Hristiyanlığa geçtiği, ama Oğuz inanışını da korumak şartıyla halkını buna ikna ettiği yazar. Bunu Prof. Kırzıoğlu’dan aktaralım:

         Horasan Arşaklılar kolundan bir prens olan Anak oğlu Aziz Gregor'un benimseyerek kurduğu mezhebe "Gregoryanlık" denilmekte olup, tamamen Türk töresini yansıtmakta ve öteki Hristiyan Katolik, Ortodoks ve Suryani mezheplerinden ayrılan şu esaslar bulunmaktadır.
a) Domuz eti haramdır ve domuz beslenmez
b) Tavşan uğursuzdur, eti de yenmez
c) Kabir taşları, boğa ve koç heykeli  konma adetine göre devam ettirilebilir.
d) Papazlar evlenir ve çocuk sahibi olur
e) Vaftiz Babası ailesinden kız alınıp verilmez (bu da bugün Hazar Denizinden Sıvas ve Adana'ya varınca, yerli ve göçebelerde "Kirvelik" adeti olarak yaşaya gelmektedir)
f) Kadınlar, yabancı erkekleri görünce yaşmaklanır

          Önce Van’daki Ermenileri Bizans zulmünden kurtaran Alpaslan, buradaki Ermenileri oğlu Afşin Bey ile birlikte Kayseri, Maraş, Adana Saimbeyli-Doğanbeyli taraflarına gönderir ve onları Bizanslılar tekrar rahatsız etmesinler diye Türkmen köylerinin arasında güvenli olacak şekilde yerleştirir. Kendisi de Kars Erzurum bölgesine giderek bu bölgede zor durumda olan Gregoryan Ermenilerini rahatlatır, bir kısmını Hemşin Bayburt, arasındaki Balkar sıra dağlarının yaylalarına ve köylerine yerleştirir, bir kısmını Kelkit vadisi boyunca Yozgat ve Tokat civarına gönderir. Burada da yöntem aynıdır, Türk köylerinin arasına yerleştirilirler. Böylece Gregoryan Ermenileri Anadolu’da Türk kardeşlerinin korumasında batıya doğru ilerlemişlerdir. Belirtelim; Ermeniler İstanbul’a ilk defa 1453’de Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u aldıktan sonra girebilmişlerdir. 

Alpaslan’ın Ermenileri Bizans zulmünden kurtarıp Türklerin aralarında korumaya almasıyla devam eden 11.Yüzyıl için Anadolu’da en huzurlu yıllardı diye yazdı tarih! Bu sırada Yunus Emre Eskişehir’de barış kardeşlik gömleğini dokuyor, Mevlâna Rum, Yahudi, Ermeni, Müslüman, Hristiyan tacirleri Ahi ticaret örgütüne Farsça davet ediyor, “Ne olursan ol gel” diyordu.  Kırşehir’de Hacı Bektaşi Veli ise Türk dilini ve Oğuz inanışını koruyor Kam(Şam) Dansı yapıyor, kadınlı erkekli canlar onun meclisinde “birliğimiz dirliğimizdir” diyor, semah dönüyordu.

Sonra, Cenevizli korsanlar ne oldu? Ellerinde biriken mali güçle beraber buhar mı oldular? Yoksa, bankalar kurup, savaşsınlar diye krallara borç para mı verdiler? Her iki tarafa da silah satıp keyfini mi çıkardılar? Onlar, varlığını savaşa borçlu bir sınıftı, Çiçeron’un istemeyerek yarattık dediği,  şikayet ettiği savaş vurguncusu korsan sınıf hani… Yıkıntılar üzerinden, kan ve gözyaşı üzerinden para kazanmaya alışmış olan korsanlar … Yoksa korsan devletler mi kurdular?  Ve, işbirlikçilerine peşin para mı dağıtmaktadırlar?

VE: Anlaşılan odur ki; Ceneviz korsanları bu toprakları diledikleri gibi yağmalayamadıkları için Türkleri, Mustafa Kemal’i, Alpaslan’ı ve Türk kökenli Ermenileri hiç affetmediler.

VE: Anlaşılan odur ki; biz, çocuklarımızın olan bu toprağın nimetlerini korsanlara kaptırmamak için, Cenevizli korsanlara karşı 40 yıl savaşan Büyük Bedri Dede’nin torunları olduğumuzu bilerek, Mustafa Kemal’in yeminine sadık kalarak, Oğuz törelerimizi anımsayarak “Bedrin Aslanları olmak” göreviyle karşı karşıyayız.

5.12.2007

Ceneviz/Cinibiz Kaleleri

 

Rize il sınırları içerisinde bilinen dört adet Ceneviz kalesi vardır; Rize merkezde, Pazar Elmalı köyünde,  Çamlıhemşin Çat yolunda “Zilkale” (Zulum Kalesi olmalı) ve Çatkale köyü üzerinde “Kaleibala” (Belâ Kalesi olmalı).

Bu kalelere Rize’de Ceneviz kalesi anlamında Cinibiz Kalesi denir. İstanbul Galata kulesi, Kıbrıs Ceneviz Kaleleri gibi çok sayıda Cinibiz Kalesi ve kulesi vardır. Halikarnas Balıkçısı antik Bodrum’u anlatırken, Kariya kraliçesi Amiral Artemisiya’nın yaptırdığı, yedi harikadan biri olan Musole’nin, Cinibizli korsanlar tarafından yıkılarak mermer sütunlarının kale yapımında kullanıldığından söz eder. İlginçtir, tıpkı Rizeliler gibi o da, “Cinibiz” deyimini kullanır.

Sosyolojik bulgular Cinibizli korsanların Yahudi olduklarına işaret etmektedir.

Cenevizli korsanlar Romalılar zamanında Anadolu’nun her bir yanına kaleler yaptırmış, soygunlar yapmış, halkın elinden aldıklarını Roma askerlerine satmış, götürdüklerini Avrupa’da derebeylerine satmış ve  çok zengin olmuşlardı. Fatih Sultan Mehmet’e borç para veren Galata bankerleri de onlardı.

Romalı Çiçeron’un, “savaşlarımız sırasında asalak bir sınıf doğdu” dediği sınıf Cenevizli korsanlardır. Anadolu’da halk arasındaki adları “Çiçeron’un piçleri” idi.

Tüm Karadeniz sahili boyunca yaşamış kavimler ve boylar birbiri ile akraba ve kaynaşmış oldukları halde Cenevizlilerden kalma her hangi bir insan varlığı söz konusu dahi olmamıştır. Çünkü kalelerindeki askerler Mısır’dan getirdikleri Kıptilerdi. Öte yandan, yaşadığımız topraklara Rum Diyarı adını verdirenler de aynı korsanlardı.

Roma İmparatorluğunun buralarda varlığının sona ermesi, bu kaleleri yapan korsanların, Selçuklu döneminde buralardan def edilmesiyle ilgili görünmektedir. Ancak MÖ.301’de kurulan Trabzon Bedri Dede krallığı zamanında, İskender’in saldırılarına karşı 40 yıl süren direniş savaşları bilinmektedir; Abazya’dan Sinop’a kadar, başkenti Amasya olan bu krallığın efsanesi Bedrin Aslanları şeklinde destanlaşmıştır. İskender’in Terme’den kaçırıp evlendiği “Panteyze” adlı Amazon baş savaşçı kadın bu savaşların bir başka bölümünde anlatılır. 

Romalıların, Doğu Karadeniz’de İsa’dan önceki yıllarda, Ana Tanrıça Kıbele’nin ve tanrıça Atena’nın makamsal sembolü olan efsanevi altın koç başı/ “altın post” arayışları, daha sonraları Haçlı seferleri şeklinde sürdü. Bu savaşlar 2000’li yıllarda küreselleşme ve “serbest piyasa” adı altında ulus devletleri ele geçirmeye yönelik yeni savaş taktikleriyle sürmekte, yeni Cinibizli korsanlar yeni Hristiyan haçlı seferleri düzenlemektedirler.

Ceneviz kalelerine Cinibiz Kalesi denilmesindeki sırrı çözmek için sözcüğün fonetik açılımına bakmak yeterlidir; “Cini piz”.

Yeni yılda yeni araştırmalarda buluşmak üzere…

Esenlikle ve akıl sağlığınızı korumanız dileğiyle.

29.12.2007

         Mahiye Morgül

 

 

 
Anasayfa