Rize il sınırları içerisinde bilinen dört adet Ceneviz kalesi
vardır; Rize merkezde, Pazar Elmalı köyünde, Çamlıhemşin Çat
yolunda “Zilkale” (Zulum Kalesi olmalı) ve Çatkale köyü üzerinde
“Kaleibala” (Belâ Kalesi olmalı).
Bu kalelere Rize’de Ceneviz kalesi anlamında Cinibiz Kalesi
denir. İstanbul Galata kulesi, Kıbrıs Ceneviz Kaleleri gibi çok
sayıda Cinibiz Kalesi ve kulesi vardır. Halikarnas Balıkçısı
antik Bodrum’u anlatırken, Kariya kraliçesi Amiral
Artemisiya’nın yaptırdığı, yedi harikadan biri olan Musole’nin,
Cinibizli korsanlar tarafından yıkılarak mermer sütunlarının
kale yapımında kullanıldığından söz eder. İlginçtir, tıpkı
Rizeliler gibi o da, “Cinibiz” deyimini kullanır.
Sosyolojik bulgular Cinibizli korsanların Yahudi olduklarına
işaret etmektedir.
Cenevizli korsanlar Romalılar zamanında Anadolu’nun her bir
yanına kaleler yaptırmış, soygunlar yapmış, halkın elinden
aldıklarını Roma askerlerine satmış, götürdüklerini Avrupa’da
derebeylerine satmış ve çok zengin olmuşlardı. Fatih Sultan
Mehmet’e borç para veren Galata bankerleri de onlardı.
Romalı Çiçeron’un, “savaşlarımız sırasında asalak bir sınıf
doğdu” dediği sınıf Cenevizli korsanlardır. Anadolu’da halk
arasındaki adları “Çiçeron’un piçleri” idi.
Tüm Karadeniz sahili boyunca yaşamış kavimler ve boylar birbiri
ile akraba ve kaynaşmış oldukları halde Cenevizlilerden kalma
her hangi bir insan varlığı söz konusu dahi olmamıştır. Çünkü
kalelerindeki askerler Mısır’dan getirdikleri Kıptilerdi. Öte
yandan, yaşadığımız topraklara Rum Diyarı adını verdirenler de
aynı korsanlardı.
Roma İmparatorluğunun buralarda varlığının sona ermesi, bu
kaleleri yapan korsanların, Selçuklu döneminde buralardan def
edilmesiyle ilgili görünmektedir. Ancak MÖ.301’de kurulan
Trabzon Bedri Dede krallığı zamanında, İskender’in saldırılarına
karşı 40 yıl süren direniş savaşları bilinmektedir; Abazya’dan
Sinop’a kadar, başkenti Amasya olan bu krallığın efsanesi Bedrin
Aslanları şeklinde destanlaşmıştır. İskender’in Terme’den
kaçırıp evlendiği “Panteyze” adlı Amazon baş savaşçı kadın bu
savaşların bir başka bölümünde anlatılır.
Romalıların, Doğu Karadeniz’de İsa’dan önceki yıllarda, Ana
Tanrıça Kıbele’nin ve tanrıça Atena’nın makamsal sembolü olan
efsanevi altın koç başı/ “altın post” arayışları, daha sonraları
Haçlı seferleri şeklinde sürdü. Bu savaşlar 2000’li yıllarda
küreselleşme ve “serbest piyasa” adı altında ulus devletleri ele
geçirmeye yönelik yeni savaş taktikleriyle sürmekte, yeni
Cinibizli korsanlar yeni Hristiyan haçlı seferleri
düzenlemektedirler.
Ceneviz kalelerine Cinibiz Kalesi denilmesindeki sırrı çözmek
için sözcüğün fonetik açılımına bakmak yeterlidir; “Cini piz”.
Yeni yılda yeni araştırmalarda buluşmak üzere…
Esenlikle ve akıl sağlığınızı korumanız dileğiyle.
29.12.2007
Mahiye Morgül
Merhabalar,
Geçen gün Mahiye hanımım Ceneviz başlıklı yazısını
okurken aklıma bir soru takıldı ve bu konuda elimdeki kaynakları ve interneti taramaya başladım,
ancak pek fazla sonuca
ulaşamadım... Daha doğrusu Mahiye hanımın başka bir yazısının dışında bir sonuca ulaşamadım. Sorum şudur; sözünü ettiğiniz
m.ö. 301 yılında kurulan Trabzon Bedri Dede Krallığı ile
Yunanların deyimi ile Mithridates'in(İranlıların deyimi ile Mihrabad'ın)
Pontos Satraplığı arasında bir ilişki var
mıdır? Var ise bunu derinlemesine, belgeleriyle araştıran kaynaklar var mıdır? Bedrin aslanları diyorsunuz... Bu
M.A.Ersoy'un da Çanakkale Savaşı'na atıfta bulunarak
bahsettiği, Hz.Umeyr'in Bedir savaşındaki yandaşları değil midir? 'Büyük
İskender'in Bedri Dede Krallığı ve Bedrin Askerleri ile olan savaşını' konu alan kaynaklar biliyor
musunuz? Eğer varsa bunları ben de incelemek isterim, bir Oflu olarak karadeniz tarihine özel ilgim bulunuyor.
Ayrıca yazınızı okumak benim açımdan başka ilginç bir
şeyi keşfetmemi sağladı... Babaannem, çocukluğumda çekingen
olduğum için bana kızanlara kızarak, benim hakkımda "ha bunun
boyle ogzi
goründuğuna bagmayun, fena cinibozdur bu haberiniz ola..." derdi.
Yıllardır anladığım(hatta ogzinin öksüzün, cinibozun ise cimcozun
yanlış ve şiveli telafuzu olduğunu düşündüğüm) ama nereden
çıktığını bilmediğim bu sözlerin Özhan Öztürk'ün
Karadeniz Ansiklopedik Sözlüğünde ciniviz, çiniviz maddesinin karşılığını okuduğumda
keşfetmiş oldum :)
Karşılığı;
Çok zeki, anasının gözü, becerikli; daha çok çocuklar için kullanılırdı
(Giresun, Trabzon, Rize), TS 46, AKÇ 183 Kuzeyden güneye tüm karadeniz sahilinde ticaret kolonileri
kuran ve parlak zekaları ile halk arasında ünlenen Cenevizlilere
atıf yapılmaktadır(Osmanlı döneminde Cenova, Ceneviz adıyla
anılırdı) G 39, RK 100, TS, MS63; cineviz
SD277(Kastamonu, Kırşehir); cinivizler (Maçka Kadrol
köyünde sülele adı); Trabzon Rumcası çinivits (Sürmene
Ohşoşo); cincivat "açık göz çocuk" MU514; cinoz
SD278 "şeytan, müfsit" (Kastamonu).
Trabzon'da çocukların
karakteriyle çeşitli halkları özdeşleştirme gelenekleri bulunmaktaydı. Örneğin ana Rumca konuşulan Çaykara Ogene köyünde çocuklar için: Çiniviz (uyanık, akıllı);
Oğuz, saf,
Ermeni (vahşi, aksi);
Mengrel (ele avuca sığmaz, çok yaramaz) tanımları yapılırdı: "Acino to gardeli omon çinivizis en, ulla egrikay"
(Şu çocuk Ciniviz gibi, her şeyi anlıyor) "avuto to oguzi gardeli en hayest, to tsimidithe tipo u koft"
(bu ne akılsız çocuk böyle, beyni hiçbirşey algılamıyor) "omon ermenis erthes etarashises avuto te peskes"
(Ermeni gibi geldin buraları alt üst etin) "ya ter son prosopos, asa aksiluche omon mengrelis eyentusuri"
(Yüzüne baksana, aksiliklerinden Mengrel gibi olmuşsun)
Bryer ve Winfield'in Laz'lara ait dikkate değer bir saptaması
Lazların tarihi belleğinde eski harabe ve yapıların çoğunlukla
Cenevizli hıristiyanlara atfedildiği üzerinedir BW 18.
Hopa Peroniti'de bulunan ve şimdiye dek hiç araştırma konusu
olmamış küçük kilise/şapel kalıntısı için köylüler Ceneviz
yapısı olduğunu belirtmektedir.
Sonuçta Ogzinin Oğuz-
Cinibozun ise Ciniviz/Ceneviz olabileceği ihtimalinin
yüksek olduğunu
düşünüyorum. Oğuzu kötülemek gibi algılanabilir, ama kültürel etkileşim ve nesilden nesile gelen aktarımlar sonucu dilimize anlamını
bilmediğimiz bazı kelimeler yerleşebilir.
Yazınız sayesinde aklıma takılan ve ne olduğunu düşündüğüm
sözlerin yüksek ihtimalle karşılığını keşfetmiş bulunuyorum:)
Tüm partili arkadaşların yeni yılını kutluyorum!
Şafak Terzi
Kastamonu çok eski bir yerleşim merkezidir. Târih öncesi çağlara
âit kalıntılar bulunmuştur. M.Ö. 1780-1200 senelerinde
Sümerlerin bir kolu olan Kaşkalar (Gaslar) bu bölgeye hâkim
olmuşlardır. Anadolu’da ilk siyâsî birliği teşkil eden Hitit
İmparatorluğunun sınırları içinde bulunmuştur. Hititlerden sonra
Kimmerler bu bölgeye hâkim olmuşlardır. Bilâhare Frikler ve
Lidyalılar bölgeyi ele geçirmişlerdir. M.Ö. 6. asırda Perslerin
M.Ö. 4. asırda ise Makedonya Kralı İskender tarafından istilâya
uğramıştır. Makedonya istilâsı ile bâzı İyon siteleri Kastamonu
sâhiline yerleşmişler ve bilâhare Pers asıllı Pontus Krallığı bu
bölgeyi ele geçirmiştir. M.Ö. 1. asırda Romalılar Pontus
Krallığını ortadan kaldırıp kendisine ilhak edince bu bölge Roma
İmparatorluğunun hâkimiyetine geçmiştir.
M.S. 395 senesinde Roma İmparatorluğu bölününce Anadolu’nun
diğer bölgeleri gibi bu bölge de Doğu Roma (Bizans)nın payına
düşmüştür. Bizanslılar bu bölgeye “Paflagonya” ismi
vermişlerdir. Bizans imparatorluk hanedânı(âilesi)ndan
Kommenoslar bu bölgedendir
Fonetik araştırmalarım sırasında
Özhan Öztürk'ün Karadeniz Ansiklopedik Sözlüğünden alınmış bir
cümleyle karşılaştım. Çaykara’nın Ogene köyünde konuşulan yerli
şiveden alınmıştı ve Rumca diye örnek veriliyordu.
Söz konusu cümleyi fonetik olarak
çözdüğümüzde oldukça eski bir Kaşgari lehçesi ile
karşılaşıyoruz. Persler gibi, Uygur Kaşgarlarından gelmiş
anlamında, hemen bütün tarihçiler Karadeniz’in yerli halkı için
Kaşgari bağlantısı kurmaktadır. Amasya, Terme ve Tirebolu
tarihini anlatan yazılarda bile yöre halkının Kaşka, Kaşgay,
Kaskai olduklarından söz edilmektedir. (Kaçkar dağları ve onun
sahilleri için bir açıklama yapmaya gerek yoktur.)
Bugünkü konumuz Çaykara’da
konuşulan dilin Rumca olmadığı üzerinedir. Ya da, Rumca denilen
dil, bizim eski Türk lehçelerimizden biridir ve Pelazglarla,
Akkalarla ve Dor’larla Yunanistan’a gitmiştir; ki onlara bu
isimleri de veren batılı yazarlardır.
Sözkonusu ansiklopedik sözlükten
alınmış olan cümle:
"avuto to oguzi gardeli en hayest, to tsimidithe tipo u koft"
(bu ne akılsız çocuk böyle, beyni hiçbirşey algılamıyor)
Parantez içinde
verilen çevirisi bu cümleyi başka bir dilmiş gibi
göstermektedir. Oysa, kelime kelime çevirdiğimizde eski kaba
şiveyle Rize Türkçesi çıkmaktadır. Derlemeyi yapan kişinin
kendi bildiği Türkçe eğer sadece İstanbul Türkçesi ise,
elbetteki mevcut harfler de bu şiveyi yazmaya yetmeyecek, hatta
İngilizce alfabe bile kullanacaktır, ki, yukarıda böyle olduğu
anlaşılmaktadır.
Yerel Türkçe’deki
vurguları, harf düşmelerini, benzetmeleri bilmeyen birisi için,
Çaykara şivesi oldukça uzak bir şivedir. Örneğin, “H” sesi, “kh”
gibi gırtlaktan çıkartılır. “Odur” derken, son ses r harfi
düşer, bazen vurgulanan şeye göre baştaki “o” düşer, geriye DU
kalır. “Ts” yazılan ses, yerli şivede “çay” derkenki gibi, “c-s”
arasında bir sestir, fakat nedense yazarlarımızda bu sesi
İngiliz alfabesiyle yazma eğilimi vardır. “Tsimidithe”, cimidisi
olarak pekala yazılabilirdi. Arkeolojik yazılarda görüldüğü gibi
tarih yazarlarımızda da Latinceye kaçma alışkanlığı var.
Örneğin, Trabzon
Bedri Dede (Mitridates) tarafından kurulan Krallığı daha sonra
yöneten Laudice, doğrudan Lat Ece veya kraliçe Lat olarak
yazılabilir. Çünkü adında var olan “ice”, zaten kraliçe
demektir. Elbette, Lat ile Lât arasındaki Kaşgari lehçesi
farkını bilmek de önemlidir, ki o zaman Laud yazmak gerekmezdi.
Bu arada Karadeniz’e yakışan bir de kadın kraliçemizin olduğunu
öğrenmiş olduk. Tur Apa’ların diyarı Trabzon’a da bu yakışırdı.
Ben de zaten tarih
yazarlarına değil, yöre insanına anlatmaya çalışacağım, ki onlar
bu cümleyi benden daha iyi çözeceklerdir. Hiç okuma yazma
bilmeyen Rizeli yaşlı birisinin doğal haliyle bu cümleyi
söylendiğini hayal etmek burada önemlidir.
Ansiklopedide:
"avuto to oguzi gardeli en hayest, to tsimidithe tipo u koft"
Rize şivesiyle: “Haudu
da okuzun gerdeli, en haysi, du cimidisi, tepe, u, kofti.
Sözcükleri açalım:
Hau: Habu.
“Habu diyar…” gibi, ön ektir.
Habudu (r):
İşte bu odur. İhtimaldir ki türkülerimizde geçen” Habu diyar”
eskiden “habudur yar” idi.
Hau-du da;
“da” hecesi Kaşgari Türk lehçelerinde geleneksel vurgu
hecesidir. “İşte bunu vurguluyorum ki, anlamındadır.
Okuzun:
Öküzün. Hızlı söylerken ses “ogzi” çıkar.
Gerdel:.
Öküze verilen sulu yemek kabı, tahta kova. Gerdel kadar koca
kafalı, çünkü öküzün kafası bu gerdele girecek kadar kocamandır.
En haysi: en hası,
tam örnek.
Du: İdur, oyledu,
öyledir. Kısaltılır, son hecesi söylenir; “DU“
Cimidi: Beyin,
insanın tepesi. (Hakaret sırasında kullanılır)
Tepe, u koftu:
Tepesi oyle kof’tur. “Uu” vurgulu ve inceltilir, ne kadar çok
kof olduğunu bu “Uuu” ifade eder.
Daha fazla sözü eski şiveyi bilenler söyleyecektir.
Anımsatma: Lat Ana, Didinana/Sümele/Kibele’dir.
Lazca, Latca’dır, Latince’nin altındaki dildir.
Bilgisunarda aramak için:
Tirebolu Tarihi, Amasya Tarihi, Terme Tarihi.
Tarihçi Alexander Başmakof insanlığın geçmişinin esrarı
hakkında şunu yazmıştır; "Tarih öncesi (prehistorik) devirlere
ait anahtarlar halen Kafkas ve Pirene (Bask) Dağları'nın yüksek
vadilerinde yaşayan kavimlerin elindedir."
Basklar,
İspanya'nın Pirene Dağları ve Atlantik Okyanusu kıyıları ile
Fransa hududu yakınlarında yaşayan Avrupa'nın en eski bir
değişmemiş kavmidir. Basklar dürüstlükleri, enerjik tavırları,
sadakatleri ile temayüz etmiş bir millet olup aynı zamanda hala
büyü ve büyücülüğe inanırlar. Çok batılı Bask'lar ırken ve
lisanen Kafkasya’nın Abhaz-Abaza kavmine akrabadırlar (Tarihte
Kafkasya) isimli kitabında Gen. I. Berkok, Bask’ların, Abask
Abhaz, ırkı ile aynı soydan geldiklerini açıklayarak izah eder.
Bunlara Kafkasya'da hala ‘Baskheg' diye hitap edildiğinden
bahseder.
Böylece
Atlantis efsanesi ile Etrüsk ve Bask'ların ilişkilerini açıkça
ortaya koymuş olduk. Etrüsk ve Bask’ların da Kafkas, Çerkez-Adige
ve Abhaz kavmi ile yakın ilişkileri de inkar edilmez bir tarihi
gerçektir.