Parise’den gelir. Heykellerinde Tanrıça Kibele, kollarını iki
pars üzerine dayar, gücünü parstan aldığını ifade eder. Parsın
dişisi Parise’dir.
Eski gırtlakla Parise söylendiğinde, PA hecesi vurgusuz, RİSE
ise vurgulu ve uzatılarak söylenir ve zamanla hafif söylenen PA
hecesi düşer, Rise kalır. Halen Rizeliler bunu “Rise” olarak
ünlendirir.
Kız adı olarak Rize’de Peruze, Feruze , erkek adı olarak Varis,
Faris kullanılır.
İran halkının ve imparatorluğunun adı olan Pers devleti de adını
Pars’dan alır. Latincesi “pardus” (pardi) olan, pars
ailesinden bir hayvan Rize dağlarında yaşamaktadır.
Etimolojik bakışımı besleyen, Cengiz Özakıncı’nın “Dünden
Bugüne Türklerde Dil ve Din” adlı kitabında RUSE sözcüğüne
rastladığımda bu yönde bir araştırma yapmaya karar verdim;
Farsça ruse, “oruç” demekti, inançla bağı vardı. Tebrizli dil
bilimci arkadaşım Nasir’i aradım; “Hem “oruç”, hem de “bir gün”
demek olduğunu öğrendim. “Oğuzca’dır, diğer Türk dillerinde
yoktur. Farsça’ya Oğuz Türkçesinden geçmiştir” dedi.
Yerel ağızla, “Orus tutayi misun?” derken duyulan sesle fonetik
yakınlığı vardır.
“Rus” sözcüğünün de “Oğuz” dan geldiğini yıllar önce Moldavyalı
bir diplomat dilciden duymuştum. Ancak ses benzerliğinin
ötesinde, “ruse” sözcüğü inanışla ilgiliydi ve Rize’de çokça
bulunan antik isimlere yakınlığı açısından önemli bir ipucu
görünüyordu.
Bu durumda, tüm Asya topraklarında kutlanan NEV’RUZ “GÜNÜ” çıkar
karşımıza, buna eskiden Rize’de “Nağruz bayramı”
denirdi.
Bu açılımla, Rize, “gün ışığı bol olan yer” anlamına gelir ki,
buna antik bir anlam yüklediğimizde, “Tanrıçası bol olan yer”
çıkar karşımıza ki; öyle de görünüyor.
O kadar çok antik derinliği olan bir yer ki burası, bu yazıya
başladığımdan beri her gün bir yeni şey yakalıyorum ve bu yüzden
bir türlü noktayı koyup da yazıyı yayınlayamıyorum.
Yayınlandıktan sonra da bu araştırmanın devam edeceğini bilerek,
olduğu kadarını bir an önce Rizeli ildeşlerime ulaştırmak üzere
Zümrüt Rize Gazetesine göndermek istiyorum. Ki, bu gazetenin
(kuruluşu 5 Mayıs 1950) kurucusu Mustafa Ardal (teyzeoğlumdur)
da burada sözünü edeceğim antik semtlerden Haldoz’da doğmuş ve
orda büyümüştür.
Attika:
Attika, Rize’de, şehrin doğusunda, şehir mezarlığının bulunduğu
yamacın eski adıdır. Burada 2006 yılında Devlet Hastanesi
yapıldı.
Attika, Hatti Ka’dan gelir. Hatti’cik demektir. Hatti kraliçesi
Hatti Ece / Hatice’dir.
Hattiler Anadolu’da Hititlerden eski bilinir, ya da Rize’de
görüldüğü gibi birbiriyle iç içedirler. Halikarnas Balıkçısı da
aynı uygarlık olduklarını söyler.
Rize’de Atike ve Atika kız adları halen vardır. Attila adı,
Hatti’nin erkek olanıdır.
İlkokulda okurken Attika mahallesinden gelen “Portakal”
adında bir arkadaşımız vardı. Adından mahcup olurdu. Oysa, şimdi
ona anlatmak isterdim.
Halikarnas Balıkçısı portakalın milojideki adına “altın elma”
diyor. (“Sevgilinin Beş Parmağında Yaratılan Beş Yeni Tanrı”,
Bütün Eserleri:13, sh.44). Söz konusu efsanede, Portekiz’e
(Portugal) Anadolu’dan gitmiş olan Ankeus’un gördükleri
yorumlanmaktadır. Kibele’nin baş papazı olan portakallığın
perisi Nimf, kâhindir, gözleri çok kuvvetlidir, bilicilik için
kullandığı yılanların gözlerinde de aynı kuvvet vardır, yılan
gibi yakınına gelen kuş, fare ya da tavşanı gözleriyle
dondurabilir, cevaplarını Pelazj dilinde verirdi, diyor.
Pelazj dili Daktillerin dili olup kayıp olduğu yazılır. Ön-türk
dillerinden Lazca bu dil olabilir. Çünkü Amazonların geldiği
yerlerde hangi dillerin konuşulduğu pek araştırılmamıştır.
Alasya’da ve Doğu Karadeniz’de Daktillerle ilgili ipuçlarına
ulaştım, ancak bu konuyu Antik Alasya (Kıbrıs) üzerine yazacağım
bir başka yazıda ele almak istiyorum. Attika’ya dönelim.
Attika, Humruğ ve Haldoz semtleri baştan başa portakallıktır.
Haldoz’un şimdiki adı Portakallık’tır ve benim nüfus cüzdanımda
mahallesi “Portakallık” yazar.
Attika mezarlığının yeri, Oz kültürüne uygundur; buradan,
Askaroz deresinin denize dökülüşü, güneşin Kaçkar yönündeki
tepelerden doğuşu, güneşin denizden batışı ve güneyden
Kıble(Kibele) Dağı görülür. Kuzey batıdan Zivana tepesi görülür.
Bunların her birinin bu mezarlıkta yatanlar için, başta adını
veren Ece Hatti (Attika) için bir anlamı vardır.
İhtimaldir ki, Balkanlarda söylenen “Atti kadın neye ağlar”
türküsündeki de aynı kadındır. Balkan Türkçesiyle, özellikle
Pomakça ile Rize Türkçesinin ortak özellikleri vardır.
Büyük Hun İmparatoru Attila’nın adında Hatti/Atti kökeni
açıktır. Son hecedeki “la” eki, onu erkek adına çevirmiş
görünmektedir. Büyüklük vermek üzere kullanılmış da olabilir.
“La”, bir çok yerde, erkeklerin birbirine hitap ederken
kullandıkları bir hitaptır.
Hatti, Hitit ve Oğuz inanışlarını bir arada gördüğümüz bu
bölgede, kadın ata kültürüne uyan Hurri’leri izlerini
görebiliriz. “Huriye” adına dikkat çekmek isterim. Hürriyet’in
sembolü kadındır ve o kadının burada adı Huriye’dir.
Söylencelerdeki “huri” meleklerin isim anası da Hurriler olmalı.
Ancak, “hürriyet” sözcüğü sadece Rize civarında HURİYET diye
ünlenir.
Ek:Albert Houriet hk. İsviçreli bu milletvekilinin
soyadı Fransızca “huriye” okunmaktadır ve o, kendi soyadının
anlamını bilmemektedir. A.Houriet, Türklerin Ermeni soykırımı
yapmadığı, yalnızca vatan savunduğu düşüncesinde olup, bu
inançla kurulan Tâlât Paşa Komitesine girerek Lozan, Berlin,
Paris mitinglerine katılmış, TV’de ve panellerde konuşmuş,
Avrupa Birliğinin Türkleri o zamanki gibi şimdi de tuzağa
çekmekte olduğunu söylemiştir. (2006)
Mitolojide Attika, Athena’nın tapınağının bulunduğu yer ve
dolaylarıdır. Athena (Atina) savaşçıdır, İda dağında güzellik
yarışmasındayken bile silahlıdır, el sanatlarının, terzilerin,
ustaların (Daktiyillerin) ve sanatların koruyucusudur. Simgesi
koç, keçi tekesi, kumru, bazen balıklar, servi, nar, altın elma
(portakal) ve baykuştur (gece bile görür).
Askaroz:
Attika’nın önünden akan derenin adıdır. Yeni adı
Taşlıdere. Denize kavuştuğu yer şimdi bir deltadır. Ancak
derenin geldiği vadiye doğru bakıldığında, buranın vaktiyle
oldukça büyük bir haliç olması kuvvetle muhtemeldir.
Adını, suyunun kaynağı olan Kaçkar’dan alır. Kaçkar adının
Uygur-Kaşgar bağlantısı bilinmektedir, etrafına yerleşenlerin
Kaçkari Türkler olduklarına işaret eder.
Kaçkar sözcüğünün okunuşunda S-Ş arasında “hss”sesine benzer bir
ünleme yapılır, yazarken bu sesin karşılığı olarak C, Ç, S, Ş
kullanıldığına rastlamaktayız. Değişik alfabelerde Kaçkar,
Khaşgar, Asgar, Kaşgar, Kachari, Kaczari, Katzay vb. şeklinde
yazılışına rastlanmaktadır.
Bu dere üzerine söylenen türkü vardır; “Askaroz deresinin sol
tarafı derindir”. Derin olan suyun altında çukur var demektir.
Böyle su içindeki çukura Lingoz /Link-oz denir.
Yerin altından gelen delikler, Kibele söylencelerine göre,
ölmüş atarıyla bağlantı sağlayan yollardır, Kibele bu
deliklerden yukarı çıkan yılanları haberci kabul eder,
yılanlarla arkadaşlık eder.
“Link” hecesine “ince, uzun olan” anlamını veren benzer yerel
sözcükler de vardır; çukur açma demirinin adı “long demiri”dir,
kahverengi kör ev yılana “langhona” denir. Burada, İngilizce
“ing” hecesini genizden indirme sesi ile benzerlik ayrıca dikkat
çekicidir.
Askaroz deresinin denizi döküldüğü yerde bir uçurum vardır, buna
eskiden halk arasında “domuzkiran” denirdi. Daha sonra buraya
Karayolları Parkı yapıldı.
Ramanoz:
Attika yamaçlarından yukarı doğru gidildiğinde Ramanoz
sırtlarına çıkılır. Rize’ye ve Attika’ya yağmur buradan gelir;
yağmur bulutları önce burada toplanırlar. Yani, Rahmeti bol,
rahman’dır bu dağın sırtları. Rahman-oz adıyla örtüşmektedir.
Rize merkezden doğuya doğru bakıldığında görülen dağın sırtları
Ramanoz’dur. İzmir’de, Hitit kondayları Amazonlar İzmir’i
Bayraklı’da kurdular ve Bayraklı sırtlarına da Yamanlar
(Ramanlar) dediler.
Humruğ:
Rize’nin doğu yönünde, Askaroz deresine varmadan, Attika’dan
önce gelen semttir. Şimdiki İslâmpaşa Mahallesi, benim, yazarın
büyüdüğü mahalledir.
Adı, kumru kuşundan gelir, eskiden ona “dirvana” denirdi (bkz.
“Zivana”) . Mitolojideki Demir Kuş, HUMA kuşudur. Huma kuşu
Farsça’da Umay Ana, yani çocukları koruyan MAYA Anadır. (Yazarın
kendi adının kökenindeki addır.)
Kumru, Tanrıça Atena’nın sembollerindendir.
Lazca’da “Dirvana” en yüksekte uçan gökçe güvercindir.
Özgürlüğün ifadesi olarak bugün bütün törenlerde havaya uçurulan
güvercin de odur!
Yazar Ünal Mutlu’ya göre: “Umr”, Arapçada “Kumri”, Sümercede
“Umhur” olarak geçer. Sümerce’den, yani Kenger Türkçe’sinden
diğer dillere geçmiş olabilir. Ancak Sümerlerden daha eski
oldukları bilinen Hititlerin ve Hattilerin “kumru” sözcüğünü
kullandıkları anlaşılmaktadır. (Ü.Mutlu’dan naklen)
Burayı yazarken heyecanlandım; meğer kendi adımla örtüşen
HUMRUĞ’da büyümüşüm! Bahçelerimiz ise portakal doludur; meğer
“portikalli” sözcüğünün altında da, per/fer’i çok olan POR kökü
ve Atika (sevgili Ati kadın) Poratika’dan gelen bir ad var…
Portakal olmuş dönüşerek. (İngilice’de “por”; cezve, tencere
demektir.)
Sahildeki bahçemizde gövdesinin çapı bir metreyi geçen, birkaç
yüz yıllık bir ıhlamur ağacı vardı. Anneannem olan, Peripol’dan
buraya akraba evliliği ile gelen Finci’nin Mefuze ninem ona
“flambor” derdi. Bizim flambor, İtalya’da “flora” oldu, “Gölge
verir yıllardır bir ıhlamur burada” diye opera şarkısı oldu,
gitti İngiltere’de “flover” oldu. Ihlamur çaylarımıza ninem süt
katardı; sütlü çay onun kültürünün bir parçası olmalıydı.
İskoçların da sütlü çay içtiklerini ve benzer fonetikle tea/cay
dedikleri bilinir.
Fin-Uygur soylu Finciler Haldozlu eski bir ailedir. Fincilerin
bir kolu Selanik’e gitti; Balkan savaşında çarpışmış olan
Osmanlı paşası Kadri Bey ve oğlu yazar-şair-hatip Aka Gündüz
(Enis Avni Finci, 1885 Selanik-1958 Ankara) bu ailedendir. Şimdi
bu aileden Haldoz’da kimse kalmamıştır. Finci ailesinden bir
kaç da müzisyen çıktı; bir tanesi ud sanatçısı ve solist İsmail
Hakkı Fencioğlu, halen Kanada’da yaşıyor, festivallerde ud
çalıyor, Perulu, Vietnamlı, Çinli, Kanadalı müzisyenlerle
birlikte kurduğu grupla uluslararası caz konserleri veriyor.
Ben; Finci’nin Fadime’nin kızı, müzik eğitimcisi ve daha genç
kuşakta müziği meslek edinenler.
Kîble Dağı:
Dağı.Rize’nin güney doğusundaki yüksek dağ silsilesidir. Adı,
Kıbele’den gelir. (Kâbe’ye yönünü dönmenin adı da Kıbele’ye
dönmektir.)
Yörede, İkbal, İkballi (talih, gelecek, şanslı, umut veren,
istikbali olan) kız adları yaygındır. Kiballi olan Kıbele gibi
olandır. Yörede halen kullanılan “kibal” sözcüğü, kendini
diğerlerinden kılık-kıyafetiyle de öne çıkaran anlamında “kibar”
anlamındadır.
Şans, talih kavramıyla bağlantılı olarak; çok taşkın akan
Furtuna deresinin adıyla İtalya’da bir Furtuna deresi daha
vardır, ki orda yaşayanlar Doğu karadeniz’den oraya gittiklerini
söylemektedirler, bu derenin adı Talih Tanrısıdır. Karl ORFF,
Karmina Burana adlı sahne kantatında ana temayı bu dere üzerine
oturtur, koro en coşkulu yerde “O Fortuna” diye haykırır.
Sözcüğün kök hecesindeki FOR, “Fer, feri, fero, foro” fonetik
türev sıralamasında “en kuvvetli” akan enerji algısını
vermektedir.
Bir yanılmaya neden olmamak için; Rize’nin güneyinde, Kıble
yönünde olduğu için adının Kıble Dağı olduğu düşünülebilir.
Hemşin’de Kıble dağı ne tarafa düşer diye sorulduğunda Rize
yönündeki kendilerine göre kuzeyde kalan dağ silsilesi işaret
edilir.
Burada Nana ve Dindimene’nin altını çizmek isterim; Lazca
nana “anne”, didi “büyük”, didinana /nanadidi
ise “büyük anne” demektir. (Lazca-Türkçe Sözlük, Akyüz
Yayıncılık, 1999). Aynı kaynakta, dida (yaşlı kadın) ile
örülmüş çokça sözcük vardır, ki bu sözcüğün ne kadar geniş bir
ailesinin olduğunu gösterir. Türkçe’nin belirgin özelliklerinden
biri de budur, bir sözcüğün bağlı olduğu aile ne kadar geniş ise
o kadar eski/köklü demektir. Lazca’da bu kadar önemsenmiş,
çoğaltılmış bir NANA /Kibele var demektir.
Mitolojide Kibele bir dağ tanrıçasıdır. Üç adı dağ adıdır; Ana
İdea (İda Dağı), Sibilene/ Sibel (Siplos ya da Manisa dağı) ve
Dindimene (Dindimos ya da Murat Dağı). (H.B. Anadolu Tanrıları.
Bütün eserleri: 15. sh.112)
Kibele’nin papazları; Kabirler, Koribantlar (Amazonlar) ve
Daktiller (el işleri ve sanat yapanlar) olarak üç gruptu.
Bunların içinde erkek papazlar da vardı, ancak onlar hadım olmak
zorundaydı.
Kıbele’nin bir açılımında “kûb âli” vardır; gök kubbenin
üzerinde yükselen (âli/ yüce olan) demektir, ki bu açılım onun
tek tanrı /gök tanrı kavramına ne kadar yaklaşmış olduğunu
gösterir. Bu kavram, TAVAN ANA, Tuvanna adlandırmasıyla örtüşür.
Bugün Asya topraklarında batıdan doğuya doğru ilerledikçe hemen
her dilde “nana“ benzeri telaffuzlara rastlarız. Etrüsklerin,
Saka Türk boylarının güzerhahını sadece “nana” sözcüğünü
takiberek bulabileceğimizi düşünüyorum. Örneğin, Lazlar anaya “nana“
der, İngilizler büyükanaya “nana” der.
Karadeniz türkülerinde sık kullanılan bir nene vardır; “Dema
nenena, dersan nenena bizi koyar vereme“ sözlerindeki gibi, pek
çok türküde önemli kişi “nene“dir.
KİBELE’nin nesnel karşılığında “ilk bal” olması
muhtemeldir. İkballi/Kiballi, şanşlı, geleceği garantili gibi
yorumlara dayanak olacak bir durum; İLK BAL olan Arı Sütü’nü
üreten ARİANA kavramı karşımıza çıkar. İnsan yavrusuna ilk
balı/sütü veren memedir ve bu nedenle kutsanmış ve bu nedenle
bütün tanrıça heykellerinde göğüsler örtülmemiştir. Keza, kendi
yavrusunu bedeninde koruyup besleyen organı da kutsamış, ona
“rahim, rahman olan” adını vermiş, bu organın üçgen şeklini
sembol almış, Kıbele’ye Rhea adını vermiş, en son olarak da
Allah’ın adlarından biri olmuştur.
Fetekoz:
Attika’dan sonra Askaroz deresinin denize kavuştuğu geniş dere
ağzı gelir, dere ağzından sonraki yer Fetekoz’dur.
Doğudadır. Kible dağının eteklerine düşer.
Yılan deliklerinin çok olduğu semt olsa gerek. Söylencede
anlatılan, Kibele’nin kutsal piton yılanlarının diğer adları
Ofidi, Opiti, Piti ve Ptom’dur.
“Piti” söylenişi “fete”ye kayar. Fete-ka; yılancıktır. O, OZ
atalarıyla bağ kuran kutsal yılancıktır.
Onunla başlayan çocuk tekerlemesi vardır: “P piti piti /
Karamela sepeti /Terazi lastik / Cimnastik / Biz size geldik
bitlendik /Hamama gittik temizlendik”
Potomya:
Pit (yavru yılan), hecesinin fonetik üçlek sistemde
piti/pito/poto sıralamasına göre en büyümüş hali olan POTO’dan
gelir. Işığı en bol alan, güneye bakan semt; Poto’su en fazla
olan POTO-M-YA’dır.
Kıble Dağı ile karşı karşıyadır. Rize’den bakıldığında burası
görünmez, Ramanos dağının arkasında kalır. Oraya gitmek için
Attika’dan geçilir. Önünden Askaroz deresi akar.
POTO-MU-YA, Mu soyluların yeridir. MU hecesindeki U sesi birçok
durumda olduğu gibi burada da düşmüştür. (R.Tayip Erdoğan
Potomya nüfusuna kayıtlıdır.)
Kutsal Piton yılanı ile de bağı kurulabilir; burası aynı zamanda
piton yılanı bol olan yer olabilir veya buradan Kibele’nin
kadın savaşçı kondayları /komutanları çıkmış olabilir. Onlar,
piton yılanı kadar güçlü ve çeviktir, hedefi tek hamlede saf
dışı ederler. Söylencede, baş kadın papaz (kodayman) kâhindir,
yılanlarla konuşur.
Anadolu efsanelerinde Tanrı Hermes’in asasında iki yılan vardır;
bilimi ve bilgeliği tasvir eder. Hermes’in babası Zeus, annesi
ise toprağın -atlas’ın- kızı Maya’dır, Umay Ana’dır. Umay Ana,
Huma Kuşu olur, Zivana’ya, Dirvana’ya, Nirvana’ya yükselir.
Mezopotamya’lı Sümerlere adını veren de baş savaşçı Zemirna
olabilir, çünkü Kıbele inanışında baş savaşçıyla piton
özdeşleştirilir; Demir/Zemir, pekâlâ Mezopotomya’da Sümer
olabilir. Benzer şekilde Rize’de “Sümerli” semti vardır.
Söylencede, piton yılanlarıyla Tanrıça Kıbele’nin arkadaşlığı
vardır, ona yer altı dünyasından haber getirirler, kâhin
ocağındaki akıllı demirci kızlar yılanla konuşurlar. Belki de
demiri eğip bükmeyi, yani demire hükmetmeyi onlara yılan
öğretmektedir. Bunları bir inanış mantığı içinde düşündüğümüzde
hem “Potomya”, hem Sümer adının bir arada olması muhtemeldir.
Keza şimdi sınırlarımız dışında kalmış olan, çok eski bir Türk
şehri olan BATUM, Potom’la bağlantılı görünmektedir.
Mezopotamya, “mezo” ön ekinden anlaşılacağı gibi, Potomya
adındaki çok büyük bir yerin ortasındaki bölümdür. Bazı tarih
kitaplarında Yukarı Mezopotomya diye bir yer adı geçer, bu tanım
bence yanlıştır, çünkü Yukarı Orta Potomya olmaz, hepsi birden
Büyük Potomya olarak tanımlanmalıdır. Hem de Büyük Potomya’nın
kuzey sınırları Karadeniz’de Batum’a kadar çıkmalı, Tur Apa Zon
bölgesini de içine almalıdır.
Oksoğun Bayırı:
OKZ Oğullarının Bayırı; OĞUZ soylu ve bu inanıştan olanların
yaşadığı bayırdır. Ramanoz dağının denize bakan yamacında, sahil
ile tepenin arasında, oldukça geniş alana yayılmış bir
mahalledir; bir ucu, Attika ile birleşir.
Burada yaşayanlar çoğunlukla birbiriyle akrabadır, adları
Oksoğun Zekeriya, Oksoğun Ali, Oksoğun Gelinaba, gibi anılır.
Soyadı yasası çıktığında buradaki aileler bilmeden, ses
benzerliğine bakarak “Öksüz” soyadını aldılar. Oysa “öksüz”
olmak, OKS inancını yitirmiş olan, sahipsiz, “kaybana” (anası
kayıp) kalmaktır.
SÜT Annelik kavramı Oğuz inanışından gelir. Çünkü, Oğuz
inanışında her çocuk herkesindir, ana kurt Zeyna gibi hepsini
emzirir, yedirir, doyurur. Kendi annemin en az beş tane süt
oğlu-süt kızı vardı. Süt kardeşler birbiriyle evlendirilmez.
Kurnazlık edip, kız bebeğinin sütünden eltisinin oğlan bebeğine
süt veren olursa, bu, kızı büyüyünce onunla evlenmesin diyedir.
Oksoğun Bayırı’ndan geçerek çıkılan Varelit dağından Batum’un
dağları görünür. Varelit’ten karşıya değil aşağıya bakarken
Karadeniz ve bütün güzelliğiyle, neredeyse Trabzon’dan Hopa’ya
kadar bütün sahil koyları altınızda kalır. Çocukluğumda bir kere
bu tepeye çıkma şansım oldu, o manzara hâlâ rüyalarımda yaşar.
“Varelit” sözcüğünün açılımını henüz yapamıyorum, ancak “Ovit”
yaylası gibi, son sesinde ortak bir özellik görünüyor. Bilinir
ki, Anadolu’daki tüm dağlar ve yaylalar Türklerin yazlıklarıydı.
(Şimdi “yazlık” deniz kenarı oldu.) Bütün Karadeniz boyunca
yayla kültürü vardır ve bu özellik onların Türk soylu
olduklarını göstermeye yeter.
Haldoz:
Alt-Oz’dur. Oksoğullarının yaşadığı bayırın altındaki sahil
mahallesidir.
Attika’dan Rize merkeze doğru, Attika, Humruk, Haldoz, Kuvaroz
sıralanır.
Mapavri’den (Mu Apa Oğri) gelen bir Morgül (Mu Oğullarından)
kolu bu mahalleye yerleşmiştir. Bir kol Fetekoz’a, bir kol
Pazar’a (ki oraya yerleşenler Lazca konuşur), bir kol da yaptığı
evlilikle Urfa’ya gitmiştir, orada Kürtçe konuşur.
Bu mahallenin adı sonradan “Portakallık” olmuştur. Bu da adına
uygundur; tüm turunçgillerin dev ağaçlar halinde büyüdüğü
mahalledir. (Nüfusa kayıtlı olduğum mahalle burasıdır.)
Haldoz’da bin yıllık olduğunu tahmin ettiğim bir ulu çınar
ağacı vardır ve Haldozlular, bu çınara Asya ağacı olan “Kavak”
der. Çınarların, Osmanlılarla bir akrabalığı vardır; Hayme
(Halime Ana) oğlu Ertuğrul Gazi’ye bebekken salıncağını kurduğu
Çınar ağacı şimdi Kütahya’da korumaya alınmış, üzeri kapatılmış,
çevresi örülmüş, verniklenmiş halde, ziyaret edilmektedir; onu
gördüm. Hayme Ana’nın beşik kurduğu bu ulu çınarın yaşı 1200
yılıyla başlarsa, Haldoz’un ulu çınarı ondan daha büyük gövdeye
sahiptir, en az bin yıllıktır.
Bu ulu çınardan soyadını almış olan Çınar sülalesi bu mahallede
yaşadı.
Kuvaroz:
KUAR-OZ, Akar-Oz’dur. Kuaroz mahallesinin, Ramanoz dağından
beslenen, oldukça gür akan ve tam sahile ineceği yerde yüksekçe
bir şelalesi vardı; derelerin aktığı (akayi olduğu) yerdir
Kuaroz.
Martin Bernal “Kara Atena” kitabında Akhai’lerin Yunanistan’ın
kuzey doğusundaki İyonlardan, Agia (sahil) Pelazileri
(Pelazigoları, Pelasgları) diye söz eder (sh.143). Yazarın,
Sahilli Pelazlar derken, Kaçkarlarda yaşayan başka
Pelazların varlığından haberli olduğu cümlenin içinde saklıdır.
Yeri gelmişken Rize şivesiyle nerelere daha ad verdiğimizi
söyleyelim: İyonya, Ege’nin iki yakasıdır; İyon, Ay Oni, ayın
önü demektir. Ege denizi, ay ve güneşin suyu demektir; İngilizce
Aegean Sea, Rize şivesiyle “ay cun suyi” söylendiği gibi
yazılmıştır.
Akhalar (Agia, Akailer), İyonya döneminde de orda yaşıyordu (MÖ
10 bin). M.Bernal, Agia Pelazilerin Helence konuşmadıklarını,
Helenlerin daha sonra onların dilini erittiklerinden söz eder.
Akhai’ler, Helenlerle birlikte Truva’ya saldırdığında, Truva
orduları içinde kendileriyle aynı dili konuşan savaşçıların
olduğunu gördüler diye anlatan Heredot’a gönderme yapar. Buna
akıl erdiremez ve içinden çıkamadığı bu durumdan tarihçi
Heredot’u suçlar: “Bir görüşe göre, Pelasglar, asimile
olmamış yerli Yunanlara verilmiş isimden başkası değildir…Öyle
görünüyor ki, Heredotos’un yaptığı, eskiçağdaki ve günümüzdeki
yazarlar için büyük karışıklık çıkarmış olan bu apayrı halkları
birleştirme girişimidir. (age. Sh142)”
Kitap hakkında:
Burada yazarın kullandığı dil, onun tarafsız ama batılı bir
yazar olduğu hissini vermektedir. Ancak, tıpkı Halikarnas
Balıkçısında olduğu gibi Doğu Karadeniz ile hiç bağlantı
kurulmamaktadır. Kitapta, Pelazgların Pelastin (Filistin) ile
Akdeniz (Fenike) ve Klikya üzerinden Hitit bağları kurulurken,
aynı dili hala kullananların yaşadığı Doğu Karadeniz’in Kaçkar
dağları civarından gelmiş olabilecekleri hiç konu
edilmemektedir. Yazar, kitabında Pelasg dilini Mısır ve Sami
dilleriyle bağlantılı gösterme gayreti içindedir. Bu bakımdan
kendisi bizzat üçüncü bir taraf olmuştur bile.
Akhailere, Sahil Pelazgileri adını veren dereler, Rize
sahillerinde hala akmaktadır. Bu yüzden dereli türküleri çoktur;
“akayi” sözcüğü yerel şiveyle “Dere akayi dere / Kumini
sere sere” türküsünde geçer ve en önemlisi Rize’de “Akay”
soyadı alan aileler yaşamaktadır. Yine Kuaroz mahallesinin en
eski ailelerinden Ak-memedoğulları soyadını aynı kökten almış
görünmektedir.
İlkokulu bu mahallenin Gülbahar ilkokulunda okurken, şelalenin
yanı başından geçip Ramanoz bayırına okulca pikniğe
götürülürdük. 6 Mayıs her yıl okulca piknik günümüzdü; inanışa
göre Hızır İlyas/Hıdrellez o gün toprağa bereketini verir,
yaylaya çıkış günüdür, günü kutlamak için pikniğe gidilir. Biz,
likapa toplayarak bir saatlik yokuşu neşe içinde çıkar inerdik.
Rize’li Likoğları lakabıyla bilinen bir sülale vardır.
Latince “liken”; kökleri kayalara yapışan bu bitkinin bir çeşidi
çölde yetişir, mitolojide geçen “kudret helvası”nın bu olduğu
tahmin edilmektedir. Lazca’da, “lik’aba” denir.
Likapa adıyla Hlikya bağlantısını düşünebiliyorum; Likya
kraliçesi de Tarsus’lu Siena’dır. Hlikya, Klikya/Likya için
şimdilik şu kadarını belirteyim, Anadolu tarihinde bilinen en
eski iki şehir Trabzon ve Tarsus’tur. Bunlar, kendi yöresindeki
yerleşik (göçer olmayan) uygarlığın merkezleridir. Lik-apa ile
halk, helayık ve laik sözcükleri birbiriyle bağlantılıdır.
Attika’dan, Ramanos’tan, Humruğ’den, Haldoz’dan, Oksoğun
Bayırından, Kuvaroz’dan daha ileride yer alan şimdiki Müftü
mahallesine kadar, bütün çocuklar yürüyerek geliyor, Gülbahar
Sultan’ın yaptırdığı tarihi medresenin bahçesindeki o Gülbahar
İlkokulunda okuyorduk. Bu kadar mahallenin çocukları kız-erkek
hep birlikte pikniğe götürülüyorduk, soğan kabuğunda kaynatılmış
renkli yumurtalarımızı kırıyor, öğretmenlerimizle yere çöküp
azıklarımızı paylaşıyor, Rize şivesiyle, kaynaşıp “helk” (halk)
oluyorduk…
1980 sonrasında, bu okul yıkıldı, yerine buralı Yardımcı
ailesinin yaptırdığı ilköğretim okulu yapıldı. Artık tabelasında
“Gülbahar İlkokulu” yoktu ve bir tarih tarihe öylece gömüldü.
Oysa, bu sahilleri Cenevizli Yahudi korsanlardan kurtaran
Osmanlı Türk devletinin ana sultanlarından biriydi ve “Gülbahar
Hatun” benim ve benim gibi Attika’dan beri tüm burada okumuş
olanların anılarımızın beşiği idi
Kuvaroz, İngilizce olarak aquar-oz şeklinde yazıldığında,
sözcüğün işlevi aquar/akarsu ifadesi açığa çıkmaktadır. Kuvaroz
mahallesinde ve sahil boyu tüm mahallelerde, fazla suyu emerek
belli bir çizgiyi takip ederek taşıyan yer altı su kanalları,
yani“akar suyun izi”, akar-izi (keriz, karız, hariz) vardır. İz,
İzgi gibi soyadlarının kökünü bu tanımda aramak doğru olur.
Şehir merkezlerinin dışındaki kanallar dışkı için değildir,
temiz yağmur suyunu toplar denize kadar taşır. İnsan ve hayvan
dışkısı gübre olarak yeniden toprağa verilir. Kerizler
bahçelerden verevine/çaprazlayarak geçer. Kanalın iki başında
temiz su almak için taş basamaklarla inilen PUAR (pınar) denilen
gözeler vardır. (Puar sözcüğü aynı anlamda Lazca’da ve Teke
Türkmenlerinde/Tahtacılarda geçer.)
Keza, Rize şehir merkezinde oldukça geniş bir kanalizasyon
sistemi çok eskilerden beri vardır. Su kanalları yapmak
Uygurlardan beri Türk geleneğidir. Suyu tarımda ilk kullanan,
500 kilometrelik karız su kanallarını yapan onlardır, ilk
şehirleşme onlardadır ve bu nedenle oradaki Türklere “uygar”
anlamında Uygur denilmiştir.
Antik Yunan tarihini anlatan kitaplarda, kadınların yönettiği
Akkai’lerin düzen kurucu yasa koyucu olduğu, toprağı
paylaştırdıkları ve su kanalları yaptıkları yazar; bunlara Sahil
Pelazikoları (Pelasglar) denilirdi. Katıldığım uluslararası bir
müzik seminerinde, bir Yunan türküsünün notaları elimize
verildiğinde, Rize şivesiyle “hayde gidelum hayde bizum odaya”
nakaratına rastladığımda hiç şaşırmadım, şaşıran Yunan kızları
oldu. Bu türküyü birlikte söylediğimiz Yunan kızları burasını
terennüm sözcükleri olarak düşündüklerini, anlamsız sözler
olduğunu söylüyorlardı. Demek ki ortada kayıp dil yok, sadece o
dilin nereden geldiğini görmek istemeyen tarihçiler var! 1936
derlemesi bu türkünün notasının üzerinde yazan Alacatiyani,
Beyli Karsilamasi, tipik Küçük Asya (Asya Minör) şarkısı gibi
sıfatları hiç açmamışlardı demek ki. Fakat, biz de, doğu
komşularımıza kör bakarız, galiba batılı olmak geldiği yeri
unutmaktır!
Peripol:
Rize şehir merkezini tepeden gören semttir. Buradan doğuya doğru
bakıldığında Potomya hariç, Askaroz deresine kadar yukarıda
sayılan yerler görülür.
Adından da kolaylıkla anlaşılacağı gibi, perisi bol bir yerdir,
perili bel’dir. Peripol; ilham perileri için en uygun yerdir.
Tanrıça İştar’dan Ay’dan alırlar ışıklarını.
Söylenceye göre, İştar (Sitar, Sitare, Aştar) , “derin suların
gerçek oğlu” Tammuz’a aşıktır. Tammuzla birlikte bütün doğayı
yeşertirler. Tammuz “damızlıktır”.
Tahtacılar gibi eski Türk köylerinde, her ilkbaharda köyün en
yakışıklı delikanlısını giydirip kuşattıktan sonra ev ev
gezdirirlerdi. Tammuz’un doğuşunu ve kadınlarca simgelenen
Kibele ile kavuşmasını taklit ederlerdi. Rize’de ise, ilkbahar
başlarken, 6 Mayıs Hıdrellez gününde, Askaroz deresinin
deltasındaki ağaçlıklı piknik yerinde kızlar güzel giysileriyle
toplanıp eğlenirlerdi. (Babam Bedri Morgül, annem Fadime
Finci’yi bu şenlikten dönerken kaçırmıştı. Bu, annemin gönüllü
olduğu bir kaçırma idi.)
Perili söylencede dokuz müz perisinden söz edilir. Müz perileri,
müziğe, şiire, sahne sanatlarına, resme ve başka sanat dallarına
esin veren perilerdi. (Müz, Mouse; müziğe ve müzeye adını veren
peridir.) Halikarnas Balıkçısı, “İzmir’den kovularak İtalya’ya
giden Müzler orada İtalyan rönesansına zemin oluşturmuştur” der.
Yaylasında peri sesi duyulan, kaval, kemençe, tulum zurna vb.
çalan, müzik yapan bir yerden söz edilir türkülerimizde. O yayla
Kaçkar yaylalarıdır:
Yaylanun cimenine / Peri bağuru peri
Kar yağdi da kapatti / Konuştuğumuz yeri
Bu türkünün ezgisinde iki müzik cümlesi vardır; bu iki cümle üst
üste getirilip ikisinin arasındaki uyum (armoni) kuralları
incelendiğinde, hiçbir armonik hata olmadığı görülür. Yören
diğer türkülerini de inceledikten sonra diyorum ki; Çoksesli
müziğin ana malzemesi de buradan götürüldü İtalya’ya. Çünkü,
Etrüskler, yani Ön-Türkler Kaşgari idiler.
Peru: Pero, Perisi bol ülke. Peru’da yüksek dağlık bölgede
konuşulan en eski Peru lehçesine KECULİ Lehçesi deniyor. O
dilde, teyzeye “tiyez” diyorlar, Erzurum şivesi gibi.
Zivana Tepesi:
Rize’de en yüksek tepenin adıdır. Türkülerde yaşayan mitolojik
demir kuş “Dirvana”, orada, en tepededir. (Lazca’da en yüksekte
uçan kumru, gökçe güvercin.) Demiri en iyi döven kadın, bu işin
ışığını veren Meri-Diva-Ana olur; en iyi dem-iğrir-ana odur.
“Zivana” sözcüğü, “Zemirna” sözcüğünün açılımındaki gibi,
fonetik geçişli seslerle oluşmuş görünmektedir. Buna en yakın
oluşan bir sözcük Trabzon-Erzurum arasındaki “Ziğana” dağıdır ve
İtalya’daki Siena şehriyle fonetik benzerlik artık
anlaşılabilirdir.
Bugün İtalya’da, müzik sanatında, “diva’lık”, o işi en iyi
yapana verilen manevi ödüldür. La Skala (merdivenli) operasında
solist olmaya yükselen kadın şarkıcıya DİVA adı verilir.
İran’da Azerice kadın adı “Diba” aynı sözcüktür.
Fransızca “divane”; çılgın.
Fransızca “Diva”; Tanrı.
Farsça “div”; dev.
İngilizce “devil”; dev.
Tanrıça Athena, yani Zeyna ile de bağı vardır; iç Asya’da demir
dağı ateşle eriterek dünyaya çıkış yolunu bulan Ön-Türk
efsanesiyle de bu mitolojik sözcükler örtüşmektedir.
Roma müzesinde insan yavrularını emziren ana kurt heykelini
yapanların kimler olduğuna dair bir alıntıyı Haluk Tarcan’ın
“Kökeninde Ön-Türk Kültürünü bilmeyen Avrupa Birliği” kitabından
alalım:
“Etrüskler( Villa-Nova’lılar),
Elba adasından demir çıkarırlardı.Bu nedenle olacak Elba adasına
AİTALİA adını vermişlerdi, AİTA = ATA…ËL = HALK…İA = sahip
olma,ÜLKE…
AİTA / ËL / İA…Kavramları
toplayalım : ATA HALKI ÜLKESİ…İşte size İTALYA’nın, Etrüskçe /
Ön-Türkçe adı.” (Haluk
Tarcan’ın verdiği bu bilgiler, aynı zamanda Kâzım Mirşan’ın
araştırmaları sonucunda ulaştığı bilgilerdir.)
Liparit ve Aspet:
Bu iki yerleşim adı en çok merak
edilen sözcüklerdir.
Liparit,
Yalıköyü’nün eski adıdır. Libarid, Kaşgari Türklerinde bir
kumandanlık/prenslik ünvanıdır. Kaşgar kökenli Persler
Kafkaslarda hakim iken, Uygur (Çin-Sincan /Çenesdan) Kaşgar
bölgesinde yaşayan Saka Türklerinden Orbet hanedanlığının taht
kavgasında yenik düşen Orbet prensi servetiyle birlikte kaçarak
gelip şimdiki Gürcistan’a yerleşir, kendisine ve yakın çevresine
en üst düzeyde görevler, kırala taç giydirme şerefi ve
kumandanlık verilir. Çenesdanlı (Çen-Çavat) Orbet prensinin
ünvanı “libarit” idi. (bkz.
Fahrettin Kırzıoğlu. Rize Tarihi, www.feretiko.com)
Oldukça varlıklı Orbetler Artvin, Şavşat, Borçka bölgesine
yayılmışlardı. Bu bölgenin adı Kalac olarak da geçer. Kalac yeli
vardır, Karadeniz’de esen sert kuru rüzgârın adıdır. Belli ki
oralardan bir grup Rize’ye gelerek batıda kalan bu yerlere
yerleştiler.
Orbet
sözcüğünün fonetik açılımında Oğur-bet/Uygur sezilir ve buradan
“gurbet” kavramına da ulaşılır; prens ülkesinden uzaktadır.
Aspet: Eğer, gurbetteki Uygur Orbet prensinin
ünvanı “Libarit” bir köye ad olursa, yanındaki köyün adı da
Has-bet/Aspet olacaktır. Has-pet’in fonetik açılımında,
has-pet/med olur ki, (med; yağmur, su) Aspet’in anlamı; Has-su,
Öz-su çıkar. Bu arada , batı dillerine “pet” şişe olarak geçmiş
olan sözcük Türkçe “med” kökenli görünmektedir.
Ovit:
Ovit, Kamenit, Varelit, Palovit, Hamlakit gibi, Rize civarında
bulunan tepe ve dağ köylerinin adlarında bulunan İD/İT eki,
tıpkı İDDAĞ, İDA gibi Eti-Hitit uygarlığını ve hatta onunla
bağlantılı olarak Sümer (Kimmer-Kenger) uygarlığını işaret
etmektedir.
“Ovit” sözcüğünü açalım; ovid, obid, abid, aba-id. Aba-dağı.
Ovit adı, bugünkü Aba-dağ ile eş anlamlı düşer.
Abid, Abide ve Abdiadlarının aynı kökten geldiği ve
“dorukta olan” kavramıyla da örtüştüğü düşünülebilir.
“Ovid” adına Halikarnas Balıkçısında, sünger avcılarını
anlatırken de rastlıyoruz. Kariyalılar Doğu Karadeniz
kökenlidir, anımsayalım. Kariyalı sünger avcıları (engin
savaşçıları) orfos balığını kutsal kabul ederler, çünkü orfos
görüldüğünde denizde tehlike yok demektir. Balıkçı baba,
MÖ.500’de orfos balığından söz eden yazarları sıralar;
Aristotales, Oppianus, Ovid ve Plinius. (Mektuplarıyla
Halikarnas Balıkçısı, Azra Erhat, sh.172) Bu bölümü anlatırken
der ki; ”Bu biraz da eski Anadolu’nun ve günümüzdeki Anadolu’nun
nasıl birbirinin varisi olduklarını gösterir.”
Ovit yaylası ve İkizdere, Osmanlı döneminde yaşanmış bir öyküye
konu olmuştur. İkizdere’de yedi köyün Ekşioğlu olmasının ve Ovit
yaylasının padişah fermanıyla Ekşioğulları sülalesine verilmiş
olmasının tarihi bir nedeni vardır. Öyküsünde denir ki; Osmanlı
padişahlarından biri tarafından idam edilen bir yeniçeri beyinin
oğlu burada saklanır, bir sonraki padişah ise yeniçeri beyinin
haksız yere idam edildiğini ilan eder ve onun oğluna babasının
itibarını iade etmek üzere Ovit Yaylasını armağan eder. Bu
öykünün doğruluğu ile örtüşen bir durum vardır; İstiklâl harbine
İkizdere’den gönüllü katılan ve Cumhuriyete karşı çıkartılan iç
isyanları bastırmaya giden insan çok fazladır. Bu nedenledir ki
Anadolu’nun bir çok yerinde, Hakkari’den Tarsus’a ve
Kızılcahamam’a kadar Ekşioğullarına rastlanır. Hatta, yeniçeri
oğlu büyük dedenin Ovit’ten önce birkaç yıl saklandığı yer
Ardeşen’dir, orada bir evlilik yapmıştır, bu evlilikten olan
oğulları İslamoğlu soyadını almıştır diye anlatılır. Tıpkı
Ekşioğulları gibi İslamoğulları da Mustafa Kemal’in görev
verdiği her yere gözünü kırpmadan gitmişlerdir.
Kamenit:
Rize’ye tepeden bakan bir yerde olup, Küçük Ayane’nin altındaki
tepeciktedir. Küçük Ayane ile Ayane dağı karşılıklıdır ve ondan
daha yüksekte olan Kibele Dağı’nın alt tepecilerini
oluşturmaktadırlar.
Kamen; kuman’dır. Kuman-Human Türkleri de Asya’nın bildik
boylarıdır. Kuman Dağı anlamında Kamenit denildiği
anlaşılmaktadır.
Pindoz:
Kamenit’e yakın bir tepededir. Bin Tur Oğuz boylarını
şifrelemektedir. Buralardan gidenlerin Kariya’da, Bodrum
civarında kurdukları şehirlerden birinin adı Mindoz’dur. Balıkçı
Baba, Azra Erhat’a yazdığı mektuplarda (sh.160) şunu anlatır.
İskender Halikarnas’a saldırırken Myndos’a da hücum ediyor ama
alamıyor. Halikarnas’ın başında kraliçe “Ada” (Ata) vardır,
kocası ise kardeşi olan İdrieus idi, yani İDRİS.
Kariya Uygarlığının en önemli eserlerinden biri olan Rodos
heykelinin Latince adı Lacka Scuta’yı Ön Türkçe’de,
Lazca’da buluyoruz. Heykelin bacakları öylesine büyük ve genişti
ki, iki bacağın arasından gemi geçerdi. Yani heykelin genişlemiş
halde duruşu “laçka”, ve o pozisyonda sabitlenmiş, “sükut”
edilmiş, “İskit/Skot” Sibir Türklerinden gelme denizciyi
simgeliyor olmalıdır.
Halikarnas Balıkçısı Kariya’yı anlatırken de Anadolu’yu anlatır.
Der ki; “Anadolu tarihi ta taş devrinden başlamalı. Kaneş
(Kayseri’de MÖ.3000) kültürü, Pre Hititler, Hititler, İskitler,
Amazonlar, Ferigyalılar, Galatlar, Kimmerler(Teuton),
Lidyalılar, Akhalar, Minoenler, Mikeneliler, Etrüskler. Bunlar
hep biziz. Heredot’da en aşağı 50 çeşit insan adı geçer
Anadolu’da. Yazılması lazım yurdun tarihi, ki, bizim
tarihimizdir.”
Sümer, Sümle, Abu:
Fındıklı’nın yukarı köylerinden biridir. Sümer köyünün
eski adı SÜMLE ve daha eski adı ABU köyüdür. SÜMLE;
Sümele’dir. Sümele, Ana Tanrıça Kibele’nin diğer adıdır.
Abu; Aba’dır. Yerel Türkçe’de ablaya “abu-la” denir.
Abula; büyük ABA’dır. “La” ekinin büyüklük verdiğini başka
örneklerde görüyoruz; örneğin, “cicili” küçük yılan (solucan)
iken, “cicila” ise büyük yılan demektir. Atti-la; büyük Hatti,
gibi. Attila’nın, Roma saldırılarından Germenleri kurtarmak için
Avrupa’ya yardıma geldiğini ve ordusunda kadın askerlerin
olduğunu anımsayalım.
Sümle-Sümer köyü, Simer (Çoruh) nehrine bakan bir köydür.
2007’de Rize merkez Portakallık mahallesinde artık komşu
oturduğumuz ve ellerinden öpme mutluluğunu yaşadığım Sümerli
seksenlik Cemal Özbulut dededen köyün eski adını öğrenirken,
gençliğinde saçlarının kırmızı olduğunu da öğrendim. Yani, Sibir
(İskit/Saka) Türklerinin Kızıl Türkler boyundan geldiğine işaret
ediyordu. Şimdi oturduğu bu mahallede 30 yıl öncesine kadar aynı
boydan gelmiş olan Kızıloğlu soyadlı bir aile vardı.
Uma Köyü:
Rize merkez köylerinden Ortapazar’ın eski adıdır.
Uma, “Huma” kuşudur. Tanrıçanın omzundaki özgürlük kuşudur. Umay
ana’nın adı ondadır. Kumru, Umrug, Kumri ile aynı anlamdadır.
Marsis yaylası:
Sümer köyünün etrafındaki yaylalardan biridir; Çatak, Meşe ve
Marsis. Anadolu söylencelerinde, dağların ve ormanların
koruyucusu Pan’ın diğer adı Latince Marsias’dır. “Mersiye”
adıyla halen kullanılan bir kadın adı vardır. Mitolojide
Apollon’u yenen Pan’ı burada bir kadın olduğunu görüyoruz. Bu
durum, Hititlerin Tanrıça kültürüyle örtüşür. Bir de İskender’in
kaçırıp evlendiği Amazon komutanına Atina’da “Panteyze” adını
vermelerinden de Pan’ın dişil bir ad olduğu anlaşılmaktadır.
Moliva:
Büyük Kıble dağının alt tepeciklerinden biridir. Moliva; Mol-heva,
anası bol olan, “Bol Heva analı yer”dir. Tanrıça Kıbele’nin
diğer adlarından biri olan Heva- Hepa adı burada da karşımıza
çıkar.
Rize’de Hava adı, “Hevva, Evva” olarak ünlendirilir.
Kıble dağına bakan semtlerden, Engindere mahallesinde “Baleva”
sülalesi vardır, ki, açılımı Bal-Eva olur. Rize’de çokça Bal,
Balcı, Baloğlu, Ballı gibi soyadları bulunur. Kız adı olarak,
Nebal, İkbal adları, Kibele ile yakın ilişkili isimlerdir.
Rize yaylalarında, Kıble dağı çevresinde dünyanın en iyi
ballarının yetiştiğini buna eklediğimizde anlam bilim açısından
da analizlerimiz yerini bulacaktır. Bugün, Ancer (Anzer,
Kenger) yaylasının balı ansiklopedilere girmiş bal türüdür.
Keza “Anadolu arısı”, bal arısı olarak en verimli arının adıdır.
İtalyan arısına literatürde “hırsız arı” denilmesindeki anlamı
da Cinibizli (Cenevizli) Yahudi korsanlarında aramak
gerekecektir.